*GÜLAY ÖZTÜRK RAHMET PINARI SITESINDE HOSGELDINIZ*

Audici


Powered by Audici

Powered by Audici

Bilmemek dinde özürdür


Bilmemek dinde özürdür!

Bir kimse, elinden geldiği kadar haramdan kaçmaya çalışır, fakat buna rağmen elde olmayan sebeplerle harama düşerse, mesela şarapla pişirilmiş bir eti bilmeden yerse günahı olmaz.

 Nitekim, necâsetle kılınan namaz kabûl olmaz. Fakat, necâset olup da, bilmese kabûl olur.

Necâset olduğunu namazdan sonra anlasa, kaza etmek lâzım gelmez de demişlerdir.

Resûlullah efendimiz namaz kıldıktan sonra Cebrâîl aleyhisselam, nalınının kirli olduğunu haber verdi, fakat efendimiz namazı kaza etmedi.
Bir yerde, yağma edilmiş, çalınmış şeyler ve hayvanlar satılıyorsa, çoğunun haram olduğunu bilen kimse, buradan bir şey satın almamalıdır.

 Eğer ihtiyacı çoksa, nereden aldın diye sormalı. Helâlden olduğu anlaşılanı almalıdır.

Çoğunun haram olmadığı biliniyorsa, sormadan almak câiz ise de, sormak verâ olur.
Vera sahiplerinin, alışverişlerinde, bu malı nereden aldın demek câiz olur ise de, o kimse incinirse, sormak haram olur. Çünkü verâ, ihtiyâtlı olmaktır.

 Müslümanı incitmek ise haramdır. O hâlde, güzellikle sormalı. İkrâm ediyorsa, bir bahâne ile yememelidir.

 Çaresiz kalırsa, incitmemek için yemelidir. Başkasına da sormamalıdır. Çünkü, kendisi işitirse daha çok üzülür.

Tecessüs ve gıybet ve sû’i zan olur ki, hepsi haramdır. İhtiyâtlı davranmak için helâl olmazlar.
Resûlullah efendimiz misafir olduğu zaman, ne verseler kabûl buyururdu.

Nereden aldınız diye sormazdı. Hediye de kabûl eder, sormazdı.

 Ancak şüpheli olduğu meydanda ise, meselâ, Medîne-i münevvereye yeni teşrîf buyurduğu zaman, getirdikleri şeylere, hediye mi, sadaka mı diye sorardı.

 Çünkü, o zaman şüpheli idi. Sorunca, kimse incinmezdi.
Burada önemli olan haram olduğu kesin olan şeylerden kesinlikle kaçınmaktır.

Kâdı-zade Ahmed Efendi buyurdu ki:

“Bir kimse, elindeki kat’î haram olan maldan sadaka verse, sevap umsa, alan fakir, haramdan olduğunu bilerek, verene Allah râzı olsun dese, veren de veya başka bir kimse de âmîn dese, hepsi kâfir olur.

 Haram olduğu bilinen belli mal ile câmi yaptırmak ve başka hayır yaptırmak ve bunlara karşılık sevap beklemek de küfürdür.”

www.mehmetoruc.com

Aralık 6, 2009 | Kategori: MAKALE | Yorum (yok) Yorum yaz! |

Hoşgörülü olacaksın.....‏

HDQ8881.gif picture by hasretgulu09
Hoşgörü, sağlıklı insan davranışıdır. Hoşgörü sağlıklı insan hayatının, özüdür. Beşeri münasebetlerin temelidir. Bugün her zamankinden daha fazla hoşgörüye ihtiyacımız olduğu aşikârdır. Olumsuz birçok davranışın sebebi, yeterince hoşgörülü olamamaktır. Evde, trafikte, sokakta, okulda, işyerinde, kısaca insanın olduğu her yerde eğer hoşgörü yoksa orada bencillik, anlaşmazlık, güvensizlik, tartışma, kavga olumsuzluk adına her şeyi görebilmek mümkündür.

Eğitimli ya da eğitimsiz her insanda görülebilen bir eksikliktir, hoşgörüsüzlük. Peki, bunun sebebi nedir? Neden tarih boyunca Yüce Milletimizin hasletlerinden olmuş bir davranışı, bugün yeterince gösteremiyoruz. Bunun birçok sebebi olabilir. Bunlardan kanaatimizce en önemlisi: insanın kendisi ile barışık olamamasıdır. İnsanımız, kendisine güvenmiyor, inanmıyor. Kendisini yeterince tanımıyor. En önemlisi kendisini sevmiyor, saygı duymuyor. Eğer insanın kendisine saygı ve sevgisi kalmamışsa, kendisi ile barışık olması da mümkün değildir.

Düşünün, en son ne zaman aynaya bakıp, kendinize gülümsediniz. Bu sabah kaç kişiye merhaba, günaydın ya da hayırlı sabahlar dediniz. Yoksa her gördüğünüz, tanıdığınız kişi için bu işte öyle biridir diye olumsuz mu düşündünüz? Ayıbını mı aradınız? Bu sabah trafikte içinizden kaç kişiye bir şeyler mırıldandınız. Kaç defa yardıma ihtiyacı olan insanları gördüğünüzde başınızı çevirdiniz. Okulda, sınıfta, sırada kaç kişiye kötü davrandınız. Arkadaşlarınızı, bencilliğinizden dolayı üzdünüz.Yoksa siz sadece kendinizi mi düşünüyorsunuz?

Hoşgörü bir vurdumduymazlık değildir. Hoşgörü görmezlikten gelmek hiç değildir. Hoşgörü kendini bilmektir. Hoşgörü haddini bilmektir. Hoşgörü haddini bilerek sürdürülen hayat biçimidir. Hoşgörü bir anlayıştır, anlayışlı olmanın adıdır, sevginin yoludur. Hataları düzeltebilmedir. Yoksa bana ne lazımcılık değildir. Anlayışın kendisidir. Hoşgörü, çağın getirdiği sorunların, aç gözlülüğün, doyumsuzluluğun, sevgi yoksunluğunun, güvensizliğin çaresi olabilecek bir anlayış tarzıdır, insanın özüdür.

Görülen odur ki bugün insanımız kendisi ile barışık değil. Her gün, haberlere baktığınızda olayların birçoğunun sebebinin hoşgörüsüzlükten kaynaklanıp kaynaklanmadığını bir düşünün... İnsan kendisi ile barışık olamadığı zaman, toplumda kendisi barışık olamıyor. Sonra da herkes bir başkasını suçluyor. Çünkü en kolayı bu.

Hz. Mevlana: “ Ben insanların ayıplarını gören gözlerimi kör ettim. Sen de onlara benim gibi iyi gözle bak.” Diyor ve ekliyor.

“Bakın! Toplumsal bunalımların, kavga ve dövüş ortamının tek ve en güçlü doğuş sebebi sevgi eksikliğidir. Bunun en doğru tedavi yolu ise sevgiyi aramak, yaşamak, uygulamaktır. Hoşgörülü olursanız seversiniz. Sevilirsiniz. Karar verirseniz ve de bu yolda çalışırsanız her şeye ulaşırsınız !”

Hoşgörü ustası Hz. Mevlana, gibi Yunus Emre, Bektaş Veli, Karaca Sultan da insanları hoşgörüye davet etmişler ve yaşadıkları dönemde Anadolu’yu bir hoşgörü cennetine çevirmişlerdi. Ama bugün aynı Anadolu’da hoşgörü yerine daha çok hoşgörüsüzlük almış başını gidiyor.

Toplumda hoşgörüye dönüşün, hoşgörüyü davranışa dönüştürmenin yolu, hoşgörünün yayılması, insanın sevgiyi yaşamasına, kendisine saygı duymasına, kendisi ile barışık olmasına bağlıdır. Hoşgörünün bir hayat biçimine dönüştürülmesi gereklidir. Bunun için de, Hz. Mevlana ve diğer hoşgörü ustalarının peşinden daha fazla gitmek, onları daha fazla anlamaya çalışmak gereklidir.

Yazımızı hoşgörü ustalarının öğüdü ile bitirelim:

- “ Yıktığın varsa yapacaksın.
Ağlattığın varsa güldüreceksin.
Döktüğün varsa dolduracaksın.
Çıplakları giydirecek, açları doyuracak. Az halkı çok edeceksin.

Ve en önemlisi:

Eline, diline, beline sahip olacaksın !”

Hoşgörülü olacaksın.....
Allah yazıları hareketli besmele dini resimler la ilahe illAllah gifleri dini şekilli avatarlar

Kasım 11, 2009 | Kategori: MAKALE | Yorum (yok) Yorum yaz! |

Peygamberin s.a.v.ümmetini sevmesi‏


Bir baba oğlunu sevdiği gibi, bir Peygamber de ümmetini, babanın evladını sevmesinden daha çok sever, kayırır ve korur.
Babanın oğluna olan sevgisi, görünür, tutulur bir şey değildir. Ancak babanın bu sevgisi, oğluna karşı olan muamelesinden, hallerinden, sözlerinden anlaşılır. Aklı başında olan insaflı bir kimse de, Resulullah efendimizin sözlerine dikkat ederse, insanları irşad için uğraşmalarını, herkesin hakkını korumaktaki titizliğini, güzel ahlakı yerleştirmek için merhamet ve şefkatle çalışmalarını bildiren haberleri incelerse, Onun ümmetine olan merhametinin, sevgisinin, babanın oğluna olandan kat kat daha fazla olduğunu açıkça görür ve iyi anlar.

Peygamber efendimiz, ümmetine o kadar şefkatli, o kadar merhametlidir ki, ana-babanın evlattan, evladın ana-babadan kaçacağı mahşer gününde, ümmetine sahip çıkacak ve şefaatleri ile onları ateşten kurtaracaktır. Nitekim Resulullah efendimiz; (Ümmetimin büyük günahı olanlarına şefaat edeceğim) buyurmuştur.

İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
“Rabbimizin gazabını, intikamını söndürmek için La ilahe illallah güzel kelimesinden daha faydalı bir şey yoktur. Bu güzel kelime, Cehenneme götüren gazabı söndürünce, daha küçük olan başka gazablarını elbette söndürür.

Bu güzel kelimeye inanarak, kalbinde zerre kadar iman hasıl eden kimse, kafirlerin adetlerini ve şirk pisliklerini yaparsa, bu güzel kelimenin şefaati sayesinde Cehennemden çıkarılır. Bunun gibi, bu ümmetin büyük günahlarına şefaat edip azabdan kurtaracak en kuvvetli yardımcı, Muhammed aleyhisselamdır.

Bu güzel kelime ve Peygamberlerin sonuncusu gibi bir şefaatci olmasaydı, bu ümmetin günahları, kendilerini helak ederdi. Bu ümmetin günahları çoktur, Allahü teâlânın da mağfireti sonsuzdur. Allahü teâlâ, bu ümmete af ve mağfiretini o kadar saçacak ki, geçmiş ümmetlerden hiçbirine böyle merhamet ettiği bilinmiyor. Doksandokuz rahmetini, sanki bu günahkar ümmet için ayırmıştır. İkram, ihsan, kabahatliler, günahlılar içindir. Kusur ve kabahati çok olan bu ümmet kadar af ve mağfirete uğrayacak hiçbir şey yoktur. Bunun için, bu ümmet, ümmetlerin en hayırlısı oldu. Bunların şefaat edicisi olan bu güzel kelime, kelimelerin en kıymetlisi oldu. Bunların şefaatcileri olan Peygamberleri, Peygamberlerin en üstünü oldu.

Bütün insanlığın seyyidi, en üstünü olan, böyle bir Peygambere inanan, Onun yolunda giden kimse, elbette ümmetlerin en iyisi olur. Al-i İmran suresinin, (Siz ümmetlerin, din sahiplerinin en hayırlısı, en iyisisiniz!) mealindeki 110. âyeti bunlara müjdedir. Ona inanmayan, insanların en kötüsüdür. Onun dinine inanan, Ona ümmet olanın, az bir iyiliğine kat kat sevab verilir.

Kıyamet günü, kurtulanlardan olmak istiyorsanız, Allahü teâlânın razı olduğu, beğendiği iyi işleri yapınız! Resulullah efendimizin yoluna sarılınız! Siz, Muhammed aleyhisselamın ümmetisiniz. Ümmetlerin en iyisi olan ümmettensiniz. Ömrünüzü oyun ve eğlence ile ziyan etmeyiniz!..”

Kur’an-ı kerimde, Peygamber efendimize hitaben, Duha suresinin 5. âyet-i kerimesinde mealen; (Sana, razı oluncaya kadar, her dilediğini vereceğim) buyurulmaktadır.

Bu âyet-i kerimede Allahü teâlâ, Peygamber efendimize bütün ilimleri, bütün üstünlükleri, düşmanlarına karşı zaferler ve kıyamet gününde her türlü şefaati ihsan edeceğini vaad etmektedir. Bu âyet-i kerime nazil olduğu zaman, Peygamber efendimiz, Cebrail aleyhisselama bakarak; (Ümmetimden birinin Cehennemde kalmasına razı olmam) buyurmuştur.

Netice olarak Peygamber efendimiz, ümmetine, bir babanın evladına olan merhametinden daha çok şefkatli, merhametli olduğu için, onların bütün sıkıntılarına katlanmış, dünyada ve ahirette rahat etmeleri için lazım olan emir ve yasakları tebliğ etmiştir. Ahirette de şefaat ederek imdatlarına yetişecektir. Peygamber efendimizin buyurduğu gibi:
(Allahü teâlânın rahmeti, benim ümmetim içindir. Bunlara ahirette azab yoktur.)

Kasım 7, 2009 | Kategori: YAZILARIM | Yorum (yok) Yorum yaz! |

Kalplerimizi Kaydırma Allahım!‏


Prof. Dr. Hasan Kâmil Yılmaz

Kalp kelimesinin anlamlarından biri de değişkenliktir. İnsan kalbi, dış etkenlere açık olmasının sonucu devamlı olarak halden hale değişmekte ve içinde bulunduğu duyguları koruyamamaktadır. Fizik çevreden sosyal ve manevi çevreye kadar insan kalbi, kendisini kuşatan her şarttan etkilenmektedir. Manevi hayatın derinlik ve zenginliğinin artması ise kalbin istikametini müsbet yönde etkilemektedir. Tavsiye edilen ibadet hayatı ve nezih ilişkilerin hedeflerinden biri de kalbe sahip olmak ve kalbi korumaktır.

Dış etkilerin çoğaldığı çağımızda son zamanlarda inananlar üzerine artan baskılar, kafalarda karışıklık, gönüllerde bulanıklık, kalplerde kayma ve davranışlarda yamulmalar meydana getirmektedir. Günümüz müslümanları adeta şu hadisin hükmünü yaşamaktadırlar: "Öyle bir zaman gelecek ki ümmetim sabahleyin evlerinden müslüman olarak çıkacak, akşam kafir olarak dönecek.". (bkz. Müslim, İman, 186; Ebû Dâvud, fiten, 1,2; Tirmizi, fiten 30; ibn Mâce fiten 9,10; Darimî, Mukaddime 32)

İnsanların dini hayata karşı tavırlarının gevşediği çağımızda duyguları pekiştirecek, kalplerin kaymasını önleyecek bir koruyucu yardımcı unsura ihtiyaç var. O da sufilerin dilinde murakabedir.

Murakabe lügatte denetlemek, gözetlemek, kontrol etmek, devamlı olarak asıl gayeyi; gayeler gayesini düşünmek demektir. tasavvuf kavramı olarak kalb ile devamlı surette Allah'a bakmaktır. Gereğiyle amel etmek için, bir konuyu uzun veya kısa bir süre yoğun biçimde düşünmektir. Kulun sürekli olarak Rabbinin kendisinin bütün hallerini bildiğinin şuuruna varması ve Allah'tan feyz beklemesidir. İbrahim b. Havvas der ki: "Dinin emirlerini yerine getirmek murakabe halini doğurur. Murakabe hali ise zahir ve batının Allah rızası için olması sonucunu doğurur."

Demek ki murakabe halinin temel şartı emir ve nehy çizgisini korumaktır. Farzları yapmayan, haramlardan sakınmayan bir gönül sahibinin kalbini koruması imkansız denecek kadar zordur. Vasıti'nin dediği gibi taatların en faziletlisi kulun Allah'ın kendisini durdurduğu sınırda durması, Rabb'ından başkasını murakabe etmemesidir. Ebu Muhammed Ceriri der ki: tasavvuf iki temel üzerine oturmuş bir binadır. Bunlardan biri murakabe diğeri şeriatı ikamedir. Nefs murakabe sayesinde korunur, şeriatı ikame sayesinde de zahir ve batın mamur olur.

Muhasebe ile kul amellerini tartıp ölüm hazırlığı duygusuna ermeden murakabeye geçemez. Kul geçmişte işlediklerini kendi içinde hesaba çekip tevbe ile düzeltmeden murakabeye yol bulamaz. Yanlışlarını düzeltip her nefes alış verişinde Allah'ı düşünen kul, bütün hallerinde O'nu murakabe etmiş sayılır. Kişi Allah'ın kendisi üzerinde murakıb olduğunu, kalbine agah bulunduğunu, bütün hallerini bildiğini, fiillerini gördüğünü ve sözlerini işittiğini bilir.

Murakabe bir bakıma kalbi ve zihni teksiftir. Zihindeki ve kalpteki düşüncenin Allah zikri ve ahiret fikri etrafında yoğunlaşmasıdır. Hadis-i şerifte: "Dünyada bir garip veya yoldan geçen bir yolcu gibi ol. Kendini kabir ehlinden say.' (Buhari, Rikak, 3 ; Tirmizi, Zühd, 25) buyurulmuştur. Kendini kabir ehlinden saymak kalbi bir ameldir. Kalbi ameller, dünyevi ilişkileri azaltır, şehvet, gazap ve kötü ahlakı giderir. Telkin edilen adab ve vazifeler kalbi bir şeye teksif etmenin vesile ve yollarıdır.

Psikolojideki "Dikkat bölünmez" ilkesinin ibadet ve gönül hayatında yoğun biçimde öne çıktığı durum murakabe halidir. Önünden insanların geçebileceği yerde namaz kılan kimse için sütre kullanılması tavsiyesi bile kalp dağınıklığının ortadan kaldırılması ve kalbi ilgisinin teke indirilmesi amacına yöneliktir. Nitekim hadis-i şerifte: "Sizden biriniz namaz kıldığı zaman önüne bir şey koysun. Bir şey bulamazsa sopa diksin. Sopa da bulamazsa önüne bir çizgi çizsin. Bunları yaptıktan sonra önünden geçenler ona zarar vermez." (Ebu Davud, Salat,102; İbn Mace, İkametü's-salat,36)

İbadet ve kulluğa yönelip Allah'ın azamet ve yüceliğinin tasavvurunu devamlı bir şekilde kalp üzerine getirmek murakabedir. Nitekim Hz. Peygamber'in: "Hud ve benzeri sureler beni ihtiyarlattı." (Tirmizi,Tefsir,56) buyurulması kalbin istikamet murakabesine yoğunlaşmasındandır. İbn Abbas'a Hz. Peygamber: "Ey delikanlı! Allah'ın hakkını koru ki O'nu yanında bulasın." (Beyhaki, Şuabü'l-İman , VII,203) buyurmuştur. Allah'ın hakkını korumak; O'nu unutmamak, emirlerini yerine getirmek ve murakabe halini sürdürmek demektir.

Kulun murakabesi, kalbine ve gönlüne Allah'ın muttali olduğunu yakinen idrak etmesidir. Bu suretle kul, efendisinin zikrinden alıkoyan kötü havatıra karşı kalbini korumuş olur. Çünkü insan gönlüne, şeytan ve nefisten menfi; bir takım havatır doğmaktadır. Murakabe bu tür havatırı gönlü işgaline izin vermez. Sufilerden biri şöyle der: "Bir kimse kalbine gelen havatır konusunda murakabe halinde bulunursa Allah onun organlarını günaha düşmekten korur."

Cibril hadisi olarak bilinen hadisteki "ihsan" kavramı : "Allah'ı görüyormuşçasına kulluk" anlayışı murakabenin yukarı derecede en iyi tanımlarından biridir. Çünkü murakabe kulun, Allah'ın her halükarda kendisini gözetleyip, denetlemekte olduğunu bilmesidir. Bu bilginin sürekli olması, kul canibinden Hak katına yönelen bir murakabedir. Aslında bu hadise göre iki tür murakabe olduğu anlaşılmaktadır. Birincisi kulun Hakk'ın rızasını gözetlemesi, ki buna kulun Hak için murakabesi denir. İkincisi Hakk'ın kulunu denetlemesidir. Buna Hakk'ın kulunu murakabesi adı verilir.

Kul kendi yönünden olan murakabede her nefes alış verişte, her fiil ve davranışta kalbini denetleyerek Allah'ın rızasını kazanmaya ve gönlünü nazargah-ı ilahi haline getirmeye çalışır. Allah Teala yönünden murakabede ise kul her düşünce, her hareket, her söz ve davranışının Hakk'ın gözetiminde olduğunu hissederek O'nun denetiminden asla uzak kalamayacağını kavramış bulunur.

Kuran-ı Kerim'de murakabeyle aynı kökten bazı kelimeler zikredilmektedir. "Allah her şeyi murakabe etmekte yani gözetmektedir." (el-Ahzab 33/52) "İnsan hiçbir söz söylemez ki onu gözetleyen, dediklerini zapteden bir melek hazır bulunmasın." (Kaf 50/18) "Bilmezler mi ki Allah onların gizli konuşmalarını ve sırlarını bilir. Allah gizlileri bilendir." (et-Tevbe 9/78)

Sufiler nezdinde murakabe dünya nimetleriyle ölçülemeyecek bir değerdir. Nitekim İbrahim Acürri, Cüneyd'e şöyle nasihat etmiştir: "Oğlum zerre miktarı da olsa dikkatini Allah'a yöneltmen senin için üzerine güneşin doğduğu her şeyden daha hayırlıdır." Cüneyd'in bizzat kendisi de murakabenin hakikatine eren kimsenin sadece Rabb'inden alacağı nasibi kaçırmamak için kaygılandığını söyler. Hasan b. Ali Damegani de: "Gönlünüze iyi sahip çıkın, çünkü Allah iç dünyanıza muttalidir" der.

Murakabe üç türlüdür. Birincisi, Allah'ın, kulunun iç dünyasına muttali olduğunu bilerek gönle sahip olmak. İkincisi, Hakk'ın dışında herşeyden fani olup Hakk'ı Hak ile murakabe etmek, fiil ve davranışlarda Allah Rasulü'ne tabi olmak. Üçüncüsü, murakabe ile gönlü Allah'a bağlamak ve murakabe konusunda Allah'ın kendisini korumasını dilemek.

Kalbin murakabeyle kontrol altına alınması, onun olumsuz düşüncelerle olan alakasını ve kötülüklerle olan bağını keser. Kuran'daki: "Her nefsin kazandığını görüp gözetene ortak koşulur mu?" ( er-Ra'd, 13/33) ayet-i kerimesi bu tür murakabenin sağlayacağı faydaya işaret etmektedir. Büyük mutasavvıflardan Ebu'l-Abbas Cafer murakabeyi bu anlamıyla ele alarak der ki: "Murakabe Hak Teala'nın sana nazar etmekte olduğunu düşünerek kalbini, gelecek her türlü düşünceden korumaktır."

Zünnun Mısri: "Murakabenin alameti Allah Teala'nın tercih ettiğini tercih etmektir. O'nun büyük gördüğünü büyük, küçük gördüğünü küçük görmektir."derken Ebu'l-Abbas Ca'fer: "Hakk Teala'nın sana nazar etmekte olduğunu düşünerek kalbe gelen her türlü havatırdan gönlü korumanın" gereğine işaret eder.

İbn Ata'ya göre taatların en faziletlisi sürekli Hakk'ı murakabe etmektir. Hakk'ı murakabe O'nun okunan ve görülen ayetlerini temaşa ve ibretle tefekkürdür. Çünkü kalpler kaymaya yatkın bir yapıdadır. Bundan dolayı Rabbımız bize kalplerimizi kaydırmaması duasını talim ve telkin etmektedir: "Rabbımız. Bizleri doğru yola erdirdikten sonra kalplerimizi kaydırma!" (Al-i İmran, 3/8) Peygamberimiz de bize: "Ey Allahım, kalplerimizi dinin üzere sabit kıl" duasını öğretmiştir. Bize düşen "amin" deyip bu duayı tekrarlamak: "Kalplerimizi kaydırma Allahım!"

altinoluk.com

Kasım 5, 2009 | Kategori: MAKALE | Yorum (1) Yorum yaz! |

KAFİRLERE BENZEMEK "KÜFÜR" DÜR.‏


KAFİRLERE BENZEMEK "KÜFÜR" DÜR.

Müslüman toplumların içinde bulunduğu sıkıntıların başlıca nedeni, yahudi, hıristiyan ve diğer şirk ehline özenmeleri, Bu cehennem halkının peşinden gitmeleridir. Onları izleyenler, şu hadisin muhâtabıdırlar:
 
"Sizden öncekilerin yoluna karış karış, kulaç kulaç uyarsınız. Onlar kertenkele deliğine girse, siz de peşlerinden girersiniz", "Ey Allah Resûlü!, yahudi ve hıristiyanlar mı?" dedik. O da: "Ya kim?" diye cevap verdi" (Buhari, Müslim).
Diğer bir rivayette de,
"İçlerinden biri sokakta annesiyle fuhuş yapsa siz de yaparsınız" buyurulmuştur (Sahihtir. Hâkim).

  Bu sapıklık, diğer ümmetlerden gelen bir gelenek halini aldı. Öyle bir hale geldik ki, çoğu Müslümanı küfür ehli olan insanlardan ayıramaz olduk. Bu insanlar: Dinden yüz çevirip hevâlarına uymuş, işleri fesada bulanmıştır. Ne yazık ki, toplumların çoğu bencillik ve kibir içerisinde dünyaya dalmış, ehli İslâmı küçümser olmuşlar. Sorulduklarında 'Elhamdülillah Müslümanım' demekten öteye din adına hiçbir şeyini bilmez, bir kısmı da hiçbir şey bilmediği halde her şeyi bildiğini sanır.  
   Bunlar, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem 'in getirdiği İslâmî çizgiyi muhafaza edemeyerek,
yaşadıkları gibi inanma gafletine düşerler. İslâm ile "güncel hayatın gerçekleri" dedikleri şeyler arasında sentez bir din anlayışı geliştirerek bunu, "çağdaş İslâm" ismiyle, süslü poşetler içerisinde insanların önüne koyarlar. Ayet ve hadisleri kendi hevâlarına göre eğip bükerek de, "çağdaş İslâm"larını akıllarınca daha uygun bir hale getirirler. Bu tip insanlar maalesef sayılamayacak kadar çok. "Siz o gün çok olursunuz ancak sellerin önüne kapılan çerçöp gibi" (Sahihtir, Ahmed) diyen hadisi şerifteki nitelemeye uygun olan bu kimseler; Müslüman olduklarını savunur ve İslâm adına sürekli ahkâm keserler. Gelin görün ki, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem 'in sünnetini bırakıp başka başka sünnetlere tabi oldukları için, onların çalışmasıyla Allah Müslümanları zafere ulaştırmaz. Her yer onlarla ve boş sözleriyle dolsa bile...
  Bunların dışında üçüncü bir grup daha var ki (Allah bizleri onların listesine dahil eder inşâallah), onlar; Allah celle celaluhu 'nun hidâyetine erdirip ayaklarını sabit kıldığı kimselerdir. Bunlar, Allah azze ve celle 'nin, Kitab'ına Ve Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem 'in Sünnetine tam olarak uyanlardır. İşte onlar gerçek "hak ehli", Allah azze ve celle katında kurtuluşa eren topluluktur. Onlar bu dinin dosdoğru çizgisinden asla dönmez ve bu çizgi üzere ölürler. AllahResûlü sallallahu aleyhi ve sellem bunlar için şöyle buyurur: "Düşmanın zarar veremeyeceği, hak üzere sebatkâr bir fırka kıyamete dek var olacaktır" (Müslim). Kafirlere benzemekten en fazla sakınanlar işte bu Müslümanlardır. Onlar kafirlerin yaşantılarını asla taklit etmez, bu takdirde şereflerini kaybedeceklerini bilirler. Ancak, kafirlerin bizim yaşantımızı taklit etmeleri, onlar için büyük bir şereftir. İzzet, ancak Allah 'ın , Resulü 'nün  ve tüm müminlerindir.
  Bu, kurtuluş ile müjdelenen fırka dışında kalan ve birinci maddede zikretmiş olduğumuz ehli hüsran, ehli nedâmet, ehli zillet içindeki ihanet fırkası (ki, Allah bizleri onlar ile birlikte olmaktan muhafaza buyursun), zifiri karanlık içinde, sonlarının ne olacağı belirsiz bir şekilde ömür çürütmektedirler. Tevbe edip Allah'a dönmeden ölürlerse, varacakları yer ise; Cehennem ateşinin ta kendisidir !.
  İkinci bölümde zikretmiş olduğumuz, deliller üzerinde oynayıp onları eğip büken,
çağdaş diye tabir edilen neidüğü belirsiz, köksüz ve ruhsuz yaşayışlarına dayanak arayan fırkaya gelince; işte  onları, Allah'a dönmeye davet ediyoruz. Sırât-ı müstakim üzere yaşamaya çağırıyoruz . Cehennem ateşine götürücü hevalardan sakındırmak istiyoruz, uyandırmak istiyoruz. İnanıyoruz ki, onların; kafirleri taklit etmelerinin esas sebebi bilgisizlikleri, basiretsizlikleri ve iman zafiyeti, ayrıca, kendilerini dosdoğru yola çağıran örnek şahsiyetlerden de mahrum olmalarıdır.
  Bu, kafirlere benzemenin en belirgin örneklerinden biri de; onların "Yılbaşı"larını tanımak ve Yılbaşını hıristiyanların kutladığı günde kutlamaktır. Bu vesile ile, 'yılbaşı' adıyla bilinen bozulmuş hıristiyanlık âdeti üzerinde bir nebze durmak istiyoruz.
  Allahü Teâla, hıristiyanlar hakkında şöyle buyurur:
  "Meryem oğlu Mesih Allah'tır, diyenler kafir olmuşlardır" (Mâide Süresi,l7), "Allah üçün üçüncüsüdür, diyenler kafir olmuşlardır" (Mâide Süresi, 73)
  Bu insanlar onların uydurma bayramını kutlarken, Mesih Aleyhisselâm'a ve O'nun doğum anısına iftira etmektedirler. İsâ Aleyhisselâm onların yaptıklarından uzaktır ve bunların hepsini inkar eder.  İşte onlar, bu uydurma yalanlar ve bozuk inançla, Allah celle celaluhu 'nün hakkında hiçbir delil indirmediği ve selim fıtratın nefret ettiği amelleri şlemektedirler.
  Gariptir ki, Müslüman toplumun çoğu yahudi ve hıristiyanları taklit edip onların küfrî bayramlarına uyduktan sonra da Müslümanlıktan söz ediyorlar. Peşinden bununla da yetinmeyip ilericilik ve uygarlığın yahudi ve hıristiyanlara uymaktan geçtiğini zannederler. Bu, onların dinlerinden uzaklaşmalarının ve kafirlerin uşağı haline gelmelerinin bir başka adıdır.
  Oysa İslâm, insanoğlunun yegâne şerefi; yüzyıllar ötesinden insanoğlunun bilim ve istikâmet menbâıdır. Bunu bir bilseler!
  Allah celle celaluhu 'nün dini düzeni dışında kalan, diğer bütün düzenlere muhalefet etmek, onların din, gelenek ve bayramlarının tamamına, yeme içme ve giyim kuşamlarında da onlara aykırı olmak, dinimizin temel kurallarındandır.
  Bu konudaki delillerin tümünü ortaya koymaya gerek yoktur. Aksine, söz konusu delillerden birkaçı bile yapılan hareketlerin tehlikesini açıklamaya yeterlidir. Hayra nasihat edenlerin çok az olduğu günümüzde, dinimizin aslından olan nasihatleşme prensibini de böylelikle ihya etmiş olalım:
  1. "Sonra seni din konusunda bir şeriat sahibi kıldık. Sen ona uy; bilmeyenlerin hevalarına (arzularına) uyma" (Câsiye Süresi,18).
  Şeyhülislâm Ebu Abbâs Harrâni şöyle der, "Burada 'bilmeyenler' sözüne, Allah'ın Şeriat'ına aykırı davranan herkes girer. 'Hevâları' kavramı içerisine de, müşriklerin işledikleri amellerin hepsi girer, ki bu davranışları onların dinlerinin gereğidir".
  2. "Sana gelen ilimden sonra eğer, onların arzularına uyacak olursan, İşte o zaman zâlimlerden olursun"   (Bakara Süresi 145).
  Ehli Sünnet müfessirlerinin icmâı vardır ki; "Bu ayeti kerimede onların tüm yaşantılarına muhâlefet etmenin zorunluluğuna açık bir işaret vardır" demişlerdir.
  3. "Ey iman edenler! "Râinâ" demeyin "Unzurnâ" deyin. Söylenenleri dinleyin.Kâfirler için acı veren bir azap vardır"  (Bakara Süresi 104).
  İbni Kesir Rahmetullahi Aleyh, tefsirinde bu ayet hakkında şöyle der: "Allah celle celaluhu, bu ayetle, mü'minlerin, söz ve davranışlarında kafirlere benzemelerini yasaklamıştır. Çünkü yahudiler «..Râinâ..» kelimesini Resûlullah  sallallahu aleyhi ve sellem' e alay niyetiyle kullanırdılar. Allahu Teâla da mü'minleri bundan men etti".
  İbni Kesir şunları söyler; "Ayette söz, davranış, bayram, gelenek ve ibadetlerinde ve diğer tüm işlerinde kafirlere uyanlara acı bir azapla cezalandırılmaları gibi ağır bir tehdit vardır".
  4. Allah Resûlü (S.A.V.); "Kim bir kavme benzerse o da onlardandır" (Sahihtir. Ebu Davud) buyuruyor. Hadis-i şerifte, Müslüman olmayanlara benzeyenleri şiddetle kınama vardır. Kim takvâ ehli ve salih insanlara benzerse, o onlardandır, kim de yahudi ve hıristiyanlara benzerse, o da onlardandır.
  5. AllahResûlü sallallahu aleyhi ve sellem "Bizden başkasının sünnetiyle amel eden bizden değildir"
(Sahihtir. Sahihul câmi) bir başka hadiste, "Başkalarına benzeyen bizden değildir. Yahudilere de hıristiyanlara da benzemeyin. Yahudilerin selâmı parmaklarıyla, hıristiyanların ki ise, elleriyle işarettir" (Sahihtir. Sahihül câmi) buyurmuştur.
  Bunların tümü onlara benzeme hakkında ise, ya kâfirlere uyan, onların örf ve adetlerini benimseyen, Müslümanları küçümseyip onlardan uzak duran, kısaca küfrü ve tüm küfrî değerleri hayatının ayrılmaz bir parçası kılan kimsenin hükmü nedir acaba?!..
  Kim AllahResûlü sallallahu aleyhi ve sellem 'in sünnetini terk eder ve bunu başka bir sünnet, alışkanlık adet veya gelenekle değiştirirse, İslâm'a bağlı olduğunu söyleyip Müslümanların isimleriyle anılsa bile, İslâm üzere değildir.
  6- Allahu Teâla kafirlerin geleneklerine uymayan mü'minleri şöyle över, "Onlar ki, yalan şahitlik etmezler, boş bir şeye rastladıklarında vakar ile geçip giderler" (Furkan Süresi 72)
7- Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem Medine'ye geldiğinde, onların oynayıp eğlendikleri iki günlerinin olduğunu öğrendiğinde "Bu günler nedir?" diye sorar. Onlar da, "Cahiliyede bu iki günde eğlenirdik" dediler. Bunun üzerine Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem "Allah bundan daha hayırlı olanı, kurban bayramı ve fıtr (Ramazan) bayramını size verdi" (Sahihtir. Ebu Dâvud) buyurdu.
  8- Adamın birisi "Bavâne" adlı bir yerde deve kesmek üzere adakta bulunmuştu.Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem 'Orada daha önce câhiliye insanının taptığı putlardan biri bulunuyor muydu?' diye sordu, 'Hayır, bulundurmuyordu' dediler. Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem  bu defa, 'Peki, kafirlerin bayramlarından biri orada kutlanıyor muydu?' diye sordu, yine 'Hayır' dediler. O zaman Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem  adama, 'Nezrini (adağını) yerine getir. Allah'a isyanda da, insanın sahip olmadığı şeylerde de nezre sadâkat yoktur' dedi" (Sahihtir. Ebu Dâvud).
  Bu hadiste gösterir ki, kâfirlerin bayram yerlerinde işlenen bir amel, hayır olsa bile başlı başına Allah'a isyan sayılmaktadır. Çünkü bu, Allah'a isyan edilen yerleri meşru görmektir. Allah'a isyanın söz konusu olduğu yerlerde şerî bir maslahat olmaksızın bulunmak da böyledir.
    Allahu Teâla, Cehennem ashabı olan kafirlere benzemeyip onların yaptıklarını yapmamayı büyük bir hikmet gereği olarak bize emretmiştir ki, onların sevgisi Müslümanların kalplerine girmesin. Onlar Allah'tan ve de Müslümanlardan uzaktırlar. İş ve yaşantıda onlara benzemek, onlarla bir olmak kalpler arasında ülfet ve yakınlığı doğurur. Bu da onları sevip saymayı beraberinde getirir. Konu hakkında zikre şayân bir çok delil vardır. Daha geniş bilgi edinmek isteyenler Şeyhülislâm İbni Teymiye'nin, "Sırâtı Müstakîm" adlı eserine başvurabilir.
    Müslüman olduğunu söyleyen bir çoklarının "yılbaşı kutlaması" adı altında edâ edilen bu çirkin hıristiyan adetine katıldığını üzüntüyle görüyoruz. Yaşayan bir tek Müslüman bırakmamak üzere eskiden haçlı seferleri, günümüzde ise daha kapsamlı silahlarıyla maddî ve mânevî savaş ilan etmiş bulunan batılıların geleneğini taklit etmek gerçekten akıl almaz bir davranıştır. Özellikle bu geleneğin içinde Allah'a isyan ve İslâm'la eğlenme de varsa bunun tehlikesi çok daha büyüktür.
  Yapılanlar bir kutlamadan çok din, ırz, namus, ahlâk ve aile kavramlarını yıkmak için özenle tasarlanmış bir programı andırmaktadır. Kişi, hem kendisi hem de çoluk çocuğu için nerede durduğunun farkına varmak zorundadır... Allah, bu çirkefliğe alet olana akıl ve izan versin!.
    "Mecmau'n-nevâzil"de: "Nevruz kutlamalarını gören bir Müslüman, 'ne güzel bir gelenek' dese, kafir olur" ifadesi yer alır. Böyle davranan kimse bu hareketiyle küfrün çıkmasını hoş görmüş, İslâma noksanlık zâfet etmiş olur!
  "Fetâva Suğra"da ise şöyle denmiştir: "Kim Nevruz günü, daha önce hiç satın almadığı bir şeyi Nevruz'u kutlamak için satın alırsa, kafir olur" (Fıkhı Ekber Şerhi). Aynı şekilde, daha önce hindi satın alıp yemeyen kimse, yılbaşını kutlamak için satın alırsa küfre düşer.
  Müslüman olduğunu söyleyen çokları kafirlere belirgin olarak şu hususlarda benzemiştir: Bunların başında onların en belirgin özelliği olan ve dini yaşanmayan vicdâni bir duygu sayarak onu sembolleştirmeyi esas alan beşerî sistem ve ideolojileri benimsemek gelir.
  Bunu da şekil şemalde onlara benzemek izler. Sakal kesilir, giyim kuşam onlarınkine benzer, evlere resim asılır, eşyalar ve mobilyalar bir hıristiyanın evini andırır. Onların dinlerinde önemli ve kutsal sayılan noel ağacından alıp evlerine koyup bu vesileyle süs yapıp birbirlerini tebrik eden ve Müslüman olduklarını söyleyenlere rastlamak işten bile değildir.
  Artık görünüşe sirâyet eden bu taklitler, bir süre sonra kalbe de nüfuz eder ve kişinin düşünceleri de aynı doğrultuda, paralel değişimler gösterir.
  Durum gayet açıktır: İnanıldığı gibi yaşamamanın faturası, yaşanıldığı gibi inanılarak ödenir!..
  Tüm bunlar sonuçta, uzun bir zaman cihana hüküm sürmüş bir ümmetin, domuz etiyle beslenen din, ahlak ve namus düşmanlarına hayranlık duymayı beraberinde getirir. Toplum, bu sûrette kendi değer yargılarını unutur ve henüz dün sayılabilecek kadar yakın olan bir zamanda ülkesini yutmak isteyen bir milletin, kokuşmuş değerleriyle yaşamayı kendine onur kabul edebilecek kadar alçalır!..
  Kafirlerin bir takım inançları doğrultusunda edindikleri tüm işaret, gelenek, adet ve düşünceden kaçınarak;  selâmlaşmak, akraba ziyaretinde bulunmak, hayırda yardımlaşmak, namaz, hac, zekat, oruç, iyiliği emretmek kötülükten sakındırmak ve güleryüzlülük gibi büyük dinimiz İslâmın tamamı insanlık için hayır olan şiârlarıyla izzetlenmek hem imânî, hem de toplumsal bir vecibedir.
  Müminlere karşı merhametli, kafirlere karşı izzetli durmak, Allah için sevip Allah için buğzetmenin en önemli dinamiğidir. Ki bu da İmanlı olabilmenin temel kaidelerindendir.
  O halde, Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem 'i ve O'nu dost edinenleri bırakıp şeytan ve de Allah düşmanlarını dost edinmenin ahirette getireceği sorumluluğu düşünerek bu ve benzeri çirkin taklitleri bırakmalıdır:
  "Allah'a ve ahiret gününe inanan bir toplumun: babaları, oğulları, kardeşleri, ya da akrabaları da olsa Allah'a ve Resûlüne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin..." (Mücâdele Süresi, 22)
  Allahu Teâla, bizlere sevdiklerini sevmeyi, düşman olduklarına da düşman olmayı nasip etsin. O ne güzel dost ve ne güzel yardımcıdır..

Kasım 5, 2009 | Kategori: islam | Yorum (yok) Yorum yaz! |

<Önceki Yazilar |