*GÜLAY ÖZTÜRK RAHMET PINARI SITESINDE HOSGELDINIZ*

Audici


Powered by Audici

Powered by Audici

Peygamberin s.a.v.ümmetini sevmesi‏


Bir baba oğlunu sevdiği gibi, bir Peygamber de ümmetini, babanın evladını sevmesinden daha çok sever, kayırır ve korur.
Babanın oğluna olan sevgisi, görünür, tutulur bir şey değildir. Ancak babanın bu sevgisi, oğluna karşı olan muamelesinden, hallerinden, sözlerinden anlaşılır. Aklı başında olan insaflı bir kimse de, Resulullah efendimizin sözlerine dikkat ederse, insanları irşad için uğraşmalarını, herkesin hakkını korumaktaki titizliğini, güzel ahlakı yerleştirmek için merhamet ve şefkatle çalışmalarını bildiren haberleri incelerse, Onun ümmetine olan merhametinin, sevgisinin, babanın oğluna olandan kat kat daha fazla olduğunu açıkça görür ve iyi anlar.

Peygamber efendimiz, ümmetine o kadar şefkatli, o kadar merhametlidir ki, ana-babanın evlattan, evladın ana-babadan kaçacağı mahşer gününde, ümmetine sahip çıkacak ve şefaatleri ile onları ateşten kurtaracaktır. Nitekim Resulullah efendimiz; (Ümmetimin büyük günahı olanlarına şefaat edeceğim) buyurmuştur.

İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
“Rabbimizin gazabını, intikamını söndürmek için La ilahe illallah güzel kelimesinden daha faydalı bir şey yoktur. Bu güzel kelime, Cehenneme götüren gazabı söndürünce, daha küçük olan başka gazablarını elbette söndürür.

Bu güzel kelimeye inanarak, kalbinde zerre kadar iman hasıl eden kimse, kafirlerin adetlerini ve şirk pisliklerini yaparsa, bu güzel kelimenin şefaati sayesinde Cehennemden çıkarılır. Bunun gibi, bu ümmetin büyük günahlarına şefaat edip azabdan kurtaracak en kuvvetli yardımcı, Muhammed aleyhisselamdır.

Bu güzel kelime ve Peygamberlerin sonuncusu gibi bir şefaatci olmasaydı, bu ümmetin günahları, kendilerini helak ederdi. Bu ümmetin günahları çoktur, Allahü teâlânın da mağfireti sonsuzdur. Allahü teâlâ, bu ümmete af ve mağfiretini o kadar saçacak ki, geçmiş ümmetlerden hiçbirine böyle merhamet ettiği bilinmiyor. Doksandokuz rahmetini, sanki bu günahkar ümmet için ayırmıştır. İkram, ihsan, kabahatliler, günahlılar içindir. Kusur ve kabahati çok olan bu ümmet kadar af ve mağfirete uğrayacak hiçbir şey yoktur. Bunun için, bu ümmet, ümmetlerin en hayırlısı oldu. Bunların şefaat edicisi olan bu güzel kelime, kelimelerin en kıymetlisi oldu. Bunların şefaatcileri olan Peygamberleri, Peygamberlerin en üstünü oldu.

Bütün insanlığın seyyidi, en üstünü olan, böyle bir Peygambere inanan, Onun yolunda giden kimse, elbette ümmetlerin en iyisi olur. Al-i İmran suresinin, (Siz ümmetlerin, din sahiplerinin en hayırlısı, en iyisisiniz!) mealindeki 110. âyeti bunlara müjdedir. Ona inanmayan, insanların en kötüsüdür. Onun dinine inanan, Ona ümmet olanın, az bir iyiliğine kat kat sevab verilir.

Kıyamet günü, kurtulanlardan olmak istiyorsanız, Allahü teâlânın razı olduğu, beğendiği iyi işleri yapınız! Resulullah efendimizin yoluna sarılınız! Siz, Muhammed aleyhisselamın ümmetisiniz. Ümmetlerin en iyisi olan ümmettensiniz. Ömrünüzü oyun ve eğlence ile ziyan etmeyiniz!..”

Kur’an-ı kerimde, Peygamber efendimize hitaben, Duha suresinin 5. âyet-i kerimesinde mealen; (Sana, razı oluncaya kadar, her dilediğini vereceğim) buyurulmaktadır.

Bu âyet-i kerimede Allahü teâlâ, Peygamber efendimize bütün ilimleri, bütün üstünlükleri, düşmanlarına karşı zaferler ve kıyamet gününde her türlü şefaati ihsan edeceğini vaad etmektedir. Bu âyet-i kerime nazil olduğu zaman, Peygamber efendimiz, Cebrail aleyhisselama bakarak; (Ümmetimden birinin Cehennemde kalmasına razı olmam) buyurmuştur.

Netice olarak Peygamber efendimiz, ümmetine, bir babanın evladına olan merhametinden daha çok şefkatli, merhametli olduğu için, onların bütün sıkıntılarına katlanmış, dünyada ve ahirette rahat etmeleri için lazım olan emir ve yasakları tebliğ etmiştir. Ahirette de şefaat ederek imdatlarına yetişecektir. Peygamber efendimizin buyurduğu gibi:
(Allahü teâlânın rahmeti, benim ümmetim içindir. Bunlara ahirette azab yoktur.)

Kasım 7, 2009 | Kategori: YAZILARIM | Yorum (0) Yorum yaz! |

Kalplerimizi Kaydırma Allahım!‏


Prof. Dr. Hasan Kâmil Yılmaz

Kalp kelimesinin anlamlarından biri de değişkenliktir. İnsan kalbi, dış etkenlere açık olmasının sonucu devamlı olarak halden hale değişmekte ve içinde bulunduğu duyguları koruyamamaktadır. Fizik çevreden sosyal ve manevi çevreye kadar insan kalbi, kendisini kuşatan her şarttan etkilenmektedir. Manevi hayatın derinlik ve zenginliğinin artması ise kalbin istikametini müsbet yönde etkilemektedir. Tavsiye edilen ibadet hayatı ve nezih ilişkilerin hedeflerinden biri de kalbe sahip olmak ve kalbi korumaktır.

Dış etkilerin çoğaldığı çağımızda son zamanlarda inananlar üzerine artan baskılar, kafalarda karışıklık, gönüllerde bulanıklık, kalplerde kayma ve davranışlarda yamulmalar meydana getirmektedir. Günümüz müslümanları adeta şu hadisin hükmünü yaşamaktadırlar: "Öyle bir zaman gelecek ki ümmetim sabahleyin evlerinden müslüman olarak çıkacak, akşam kafir olarak dönecek.". (bkz. Müslim, İman, 186; Ebû Dâvud, fiten, 1,2; Tirmizi, fiten 30; ibn Mâce fiten 9,10; Darimî, Mukaddime 32)

İnsanların dini hayata karşı tavırlarının gevşediği çağımızda duyguları pekiştirecek, kalplerin kaymasını önleyecek bir koruyucu yardımcı unsura ihtiyaç var. O da sufilerin dilinde murakabedir.

Murakabe lügatte denetlemek, gözetlemek, kontrol etmek, devamlı olarak asıl gayeyi; gayeler gayesini düşünmek demektir. tasavvuf kavramı olarak kalb ile devamlı surette Allah'a bakmaktır. Gereğiyle amel etmek için, bir konuyu uzun veya kısa bir süre yoğun biçimde düşünmektir. Kulun sürekli olarak Rabbinin kendisinin bütün hallerini bildiğinin şuuruna varması ve Allah'tan feyz beklemesidir. İbrahim b. Havvas der ki: "Dinin emirlerini yerine getirmek murakabe halini doğurur. Murakabe hali ise zahir ve batının Allah rızası için olması sonucunu doğurur."

Demek ki murakabe halinin temel şartı emir ve nehy çizgisini korumaktır. Farzları yapmayan, haramlardan sakınmayan bir gönül sahibinin kalbini koruması imkansız denecek kadar zordur. Vasıti'nin dediği gibi taatların en faziletlisi kulun Allah'ın kendisini durdurduğu sınırda durması, Rabb'ından başkasını murakabe etmemesidir. Ebu Muhammed Ceriri der ki: tasavvuf iki temel üzerine oturmuş bir binadır. Bunlardan biri murakabe diğeri şeriatı ikamedir. Nefs murakabe sayesinde korunur, şeriatı ikame sayesinde de zahir ve batın mamur olur.

Muhasebe ile kul amellerini tartıp ölüm hazırlığı duygusuna ermeden murakabeye geçemez. Kul geçmişte işlediklerini kendi içinde hesaba çekip tevbe ile düzeltmeden murakabeye yol bulamaz. Yanlışlarını düzeltip her nefes alış verişinde Allah'ı düşünen kul, bütün hallerinde O'nu murakabe etmiş sayılır. Kişi Allah'ın kendisi üzerinde murakıb olduğunu, kalbine agah bulunduğunu, bütün hallerini bildiğini, fiillerini gördüğünü ve sözlerini işittiğini bilir.

Murakabe bir bakıma kalbi ve zihni teksiftir. Zihindeki ve kalpteki düşüncenin Allah zikri ve ahiret fikri etrafında yoğunlaşmasıdır. Hadis-i şerifte: "Dünyada bir garip veya yoldan geçen bir yolcu gibi ol. Kendini kabir ehlinden say.' (Buhari, Rikak, 3 ; Tirmizi, Zühd, 25) buyurulmuştur. Kendini kabir ehlinden saymak kalbi bir ameldir. Kalbi ameller, dünyevi ilişkileri azaltır, şehvet, gazap ve kötü ahlakı giderir. Telkin edilen adab ve vazifeler kalbi bir şeye teksif etmenin vesile ve yollarıdır.

Psikolojideki "Dikkat bölünmez" ilkesinin ibadet ve gönül hayatında yoğun biçimde öne çıktığı durum murakabe halidir. Önünden insanların geçebileceği yerde namaz kılan kimse için sütre kullanılması tavsiyesi bile kalp dağınıklığının ortadan kaldırılması ve kalbi ilgisinin teke indirilmesi amacına yöneliktir. Nitekim hadis-i şerifte: "Sizden biriniz namaz kıldığı zaman önüne bir şey koysun. Bir şey bulamazsa sopa diksin. Sopa da bulamazsa önüne bir çizgi çizsin. Bunları yaptıktan sonra önünden geçenler ona zarar vermez." (Ebu Davud, Salat,102; İbn Mace, İkametü's-salat,36)

İbadet ve kulluğa yönelip Allah'ın azamet ve yüceliğinin tasavvurunu devamlı bir şekilde kalp üzerine getirmek murakabedir. Nitekim Hz. Peygamber'in: "Hud ve benzeri sureler beni ihtiyarlattı." (Tirmizi,Tefsir,56) buyurulması kalbin istikamet murakabesine yoğunlaşmasındandır. İbn Abbas'a Hz. Peygamber: "Ey delikanlı! Allah'ın hakkını koru ki O'nu yanında bulasın." (Beyhaki, Şuabü'l-İman , VII,203) buyurmuştur. Allah'ın hakkını korumak; O'nu unutmamak, emirlerini yerine getirmek ve murakabe halini sürdürmek demektir.

Kulun murakabesi, kalbine ve gönlüne Allah'ın muttali olduğunu yakinen idrak etmesidir. Bu suretle kul, efendisinin zikrinden alıkoyan kötü havatıra karşı kalbini korumuş olur. Çünkü insan gönlüne, şeytan ve nefisten menfi; bir takım havatır doğmaktadır. Murakabe bu tür havatırı gönlü işgaline izin vermez. Sufilerden biri şöyle der: "Bir kimse kalbine gelen havatır konusunda murakabe halinde bulunursa Allah onun organlarını günaha düşmekten korur."

Cibril hadisi olarak bilinen hadisteki "ihsan" kavramı : "Allah'ı görüyormuşçasına kulluk" anlayışı murakabenin yukarı derecede en iyi tanımlarından biridir. Çünkü murakabe kulun, Allah'ın her halükarda kendisini gözetleyip, denetlemekte olduğunu bilmesidir. Bu bilginin sürekli olması, kul canibinden Hak katına yönelen bir murakabedir. Aslında bu hadise göre iki tür murakabe olduğu anlaşılmaktadır. Birincisi kulun Hakk'ın rızasını gözetlemesi, ki buna kulun Hak için murakabesi denir. İkincisi Hakk'ın kulunu denetlemesidir. Buna Hakk'ın kulunu murakabesi adı verilir.

Kul kendi yönünden olan murakabede her nefes alış verişte, her fiil ve davranışta kalbini denetleyerek Allah'ın rızasını kazanmaya ve gönlünü nazargah-ı ilahi haline getirmeye çalışır. Allah Teala yönünden murakabede ise kul her düşünce, her hareket, her söz ve davranışının Hakk'ın gözetiminde olduğunu hissederek O'nun denetiminden asla uzak kalamayacağını kavramış bulunur.

Kuran-ı Kerim'de murakabeyle aynı kökten bazı kelimeler zikredilmektedir. "Allah her şeyi murakabe etmekte yani gözetmektedir." (el-Ahzab 33/52) "İnsan hiçbir söz söylemez ki onu gözetleyen, dediklerini zapteden bir melek hazır bulunmasın." (Kaf 50/18) "Bilmezler mi ki Allah onların gizli konuşmalarını ve sırlarını bilir. Allah gizlileri bilendir." (et-Tevbe 9/78)

Sufiler nezdinde murakabe dünya nimetleriyle ölçülemeyecek bir değerdir. Nitekim İbrahim Acürri, Cüneyd'e şöyle nasihat etmiştir: "Oğlum zerre miktarı da olsa dikkatini Allah'a yöneltmen senin için üzerine güneşin doğduğu her şeyden daha hayırlıdır." Cüneyd'in bizzat kendisi de murakabenin hakikatine eren kimsenin sadece Rabb'inden alacağı nasibi kaçırmamak için kaygılandığını söyler. Hasan b. Ali Damegani de: "Gönlünüze iyi sahip çıkın, çünkü Allah iç dünyanıza muttalidir" der.

Murakabe üç türlüdür. Birincisi, Allah'ın, kulunun iç dünyasına muttali olduğunu bilerek gönle sahip olmak. İkincisi, Hakk'ın dışında herşeyden fani olup Hakk'ı Hak ile murakabe etmek, fiil ve davranışlarda Allah Rasulü'ne tabi olmak. Üçüncüsü, murakabe ile gönlü Allah'a bağlamak ve murakabe konusunda Allah'ın kendisini korumasını dilemek.

Kalbin murakabeyle kontrol altına alınması, onun olumsuz düşüncelerle olan alakasını ve kötülüklerle olan bağını keser. Kuran'daki: "Her nefsin kazandığını görüp gözetene ortak koşulur mu?" ( er-Ra'd, 13/33) ayet-i kerimesi bu tür murakabenin sağlayacağı faydaya işaret etmektedir. Büyük mutasavvıflardan Ebu'l-Abbas Cafer murakabeyi bu anlamıyla ele alarak der ki: "Murakabe Hak Teala'nın sana nazar etmekte olduğunu düşünerek kalbini, gelecek her türlü düşünceden korumaktır."

Zünnun Mısri: "Murakabenin alameti Allah Teala'nın tercih ettiğini tercih etmektir. O'nun büyük gördüğünü büyük, küçük gördüğünü küçük görmektir."derken Ebu'l-Abbas Ca'fer: "Hakk Teala'nın sana nazar etmekte olduğunu düşünerek kalbe gelen her türlü havatırdan gönlü korumanın" gereğine işaret eder.

İbn Ata'ya göre taatların en faziletlisi sürekli Hakk'ı murakabe etmektir. Hakk'ı murakabe O'nun okunan ve görülen ayetlerini temaşa ve ibretle tefekkürdür. Çünkü kalpler kaymaya yatkın bir yapıdadır. Bundan dolayı Rabbımız bize kalplerimizi kaydırmaması duasını talim ve telkin etmektedir: "Rabbımız. Bizleri doğru yola erdirdikten sonra kalplerimizi kaydırma!" (Al-i İmran, 3/8) Peygamberimiz de bize: "Ey Allahım, kalplerimizi dinin üzere sabit kıl" duasını öğretmiştir. Bize düşen "amin" deyip bu duayı tekrarlamak: "Kalplerimizi kaydırma Allahım!"

altinoluk.com

Kasım 5, 2009 | Kategori: MAKALE | Yorum (1) Yorum yaz! |

KAFİRLERE BENZEMEK "KÜFÜR" DÜR.‏


KAFİRLERE BENZEMEK "KÜFÜR" DÜR.

Müslüman toplumların içinde bulunduğu sıkıntıların başlıca nedeni, yahudi, hıristiyan ve diğer şirk ehline özenmeleri, Bu cehennem halkının peşinden gitmeleridir. Onları izleyenler, şu hadisin muhâtabıdırlar:
 
"Sizden öncekilerin yoluna karış karış, kulaç kulaç uyarsınız. Onlar kertenkele deliğine girse, siz de peşlerinden girersiniz", "Ey Allah Resûlü!, yahudi ve hıristiyanlar mı?" dedik. O da: "Ya kim?" diye cevap verdi" (Buhari, Müslim).
Diğer bir rivayette de,
"İçlerinden biri sokakta annesiyle fuhuş yapsa siz de yaparsınız" buyurulmuştur (Sahihtir. Hâkim).

  Bu sapıklık, diğer ümmetlerden gelen bir gelenek halini aldı. Öyle bir hale geldik ki, çoğu Müslümanı küfür ehli olan insanlardan ayıramaz olduk. Bu insanlar: Dinden yüz çevirip hevâlarına uymuş, işleri fesada bulanmıştır. Ne yazık ki, toplumların çoğu bencillik ve kibir içerisinde dünyaya dalmış, ehli İslâmı küçümser olmuşlar. Sorulduklarında 'Elhamdülillah Müslümanım' demekten öteye din adına hiçbir şeyini bilmez, bir kısmı da hiçbir şey bilmediği halde her şeyi bildiğini sanır.  
   Bunlar, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem 'in getirdiği İslâmî çizgiyi muhafaza edemeyerek,
yaşadıkları gibi inanma gafletine düşerler. İslâm ile "güncel hayatın gerçekleri" dedikleri şeyler arasında sentez bir din anlayışı geliştirerek bunu, "çağdaş İslâm" ismiyle, süslü poşetler içerisinde insanların önüne koyarlar. Ayet ve hadisleri kendi hevâlarına göre eğip bükerek de, "çağdaş İslâm"larını akıllarınca daha uygun bir hale getirirler. Bu tip insanlar maalesef sayılamayacak kadar çok. "Siz o gün çok olursunuz ancak sellerin önüne kapılan çerçöp gibi" (Sahihtir, Ahmed) diyen hadisi şerifteki nitelemeye uygun olan bu kimseler; Müslüman olduklarını savunur ve İslâm adına sürekli ahkâm keserler. Gelin görün ki, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem 'in sünnetini bırakıp başka başka sünnetlere tabi oldukları için, onların çalışmasıyla Allah Müslümanları zafere ulaştırmaz. Her yer onlarla ve boş sözleriyle dolsa bile...
  Bunların dışında üçüncü bir grup daha var ki (Allah bizleri onların listesine dahil eder inşâallah), onlar; Allah celle celaluhu 'nun hidâyetine erdirip ayaklarını sabit kıldığı kimselerdir. Bunlar, Allah azze ve celle 'nin, Kitab'ına Ve Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem 'in Sünnetine tam olarak uyanlardır. İşte onlar gerçek "hak ehli", Allah azze ve celle katında kurtuluşa eren topluluktur. Onlar bu dinin dosdoğru çizgisinden asla dönmez ve bu çizgi üzere ölürler. AllahResûlü sallallahu aleyhi ve sellem bunlar için şöyle buyurur: "Düşmanın zarar veremeyeceği, hak üzere sebatkâr bir fırka kıyamete dek var olacaktır" (Müslim). Kafirlere benzemekten en fazla sakınanlar işte bu Müslümanlardır. Onlar kafirlerin yaşantılarını asla taklit etmez, bu takdirde şereflerini kaybedeceklerini bilirler. Ancak, kafirlerin bizim yaşantımızı taklit etmeleri, onlar için büyük bir şereftir. İzzet, ancak Allah 'ın , Resulü 'nün  ve tüm müminlerindir.
  Bu, kurtuluş ile müjdelenen fırka dışında kalan ve birinci maddede zikretmiş olduğumuz ehli hüsran, ehli nedâmet, ehli zillet içindeki ihanet fırkası (ki, Allah bizleri onlar ile birlikte olmaktan muhafaza buyursun), zifiri karanlık içinde, sonlarının ne olacağı belirsiz bir şekilde ömür çürütmektedirler. Tevbe edip Allah'a dönmeden ölürlerse, varacakları yer ise; Cehennem ateşinin ta kendisidir !.
  İkinci bölümde zikretmiş olduğumuz, deliller üzerinde oynayıp onları eğip büken,
çağdaş diye tabir edilen neidüğü belirsiz, köksüz ve ruhsuz yaşayışlarına dayanak arayan fırkaya gelince; işte  onları, Allah'a dönmeye davet ediyoruz. Sırât-ı müstakim üzere yaşamaya çağırıyoruz . Cehennem ateşine götürücü hevalardan sakındırmak istiyoruz, uyandırmak istiyoruz. İnanıyoruz ki, onların; kafirleri taklit etmelerinin esas sebebi bilgisizlikleri, basiretsizlikleri ve iman zafiyeti, ayrıca, kendilerini dosdoğru yola çağıran örnek şahsiyetlerden de mahrum olmalarıdır.
  Bu, kafirlere benzemenin en belirgin örneklerinden biri de; onların "Yılbaşı"larını tanımak ve Yılbaşını hıristiyanların kutladığı günde kutlamaktır. Bu vesile ile, 'yılbaşı' adıyla bilinen bozulmuş hıristiyanlık âdeti üzerinde bir nebze durmak istiyoruz.
  Allahü Teâla, hıristiyanlar hakkında şöyle buyurur:
  "Meryem oğlu Mesih Allah'tır, diyenler kafir olmuşlardır" (Mâide Süresi,l7), "Allah üçün üçüncüsüdür, diyenler kafir olmuşlardır" (Mâide Süresi, 73)
  Bu insanlar onların uydurma bayramını kutlarken, Mesih Aleyhisselâm'a ve O'nun doğum anısına iftira etmektedirler. İsâ Aleyhisselâm onların yaptıklarından uzaktır ve bunların hepsini inkar eder.  İşte onlar, bu uydurma yalanlar ve bozuk inançla, Allah celle celaluhu 'nün hakkında hiçbir delil indirmediği ve selim fıtratın nefret ettiği amelleri şlemektedirler.
  Gariptir ki, Müslüman toplumun çoğu yahudi ve hıristiyanları taklit edip onların küfrî bayramlarına uyduktan sonra da Müslümanlıktan söz ediyorlar. Peşinden bununla da yetinmeyip ilericilik ve uygarlığın yahudi ve hıristiyanlara uymaktan geçtiğini zannederler. Bu, onların dinlerinden uzaklaşmalarının ve kafirlerin uşağı haline gelmelerinin bir başka adıdır.
  Oysa İslâm, insanoğlunun yegâne şerefi; yüzyıllar ötesinden insanoğlunun bilim ve istikâmet menbâıdır. Bunu bir bilseler!
  Allah celle celaluhu 'nün dini düzeni dışında kalan, diğer bütün düzenlere muhalefet etmek, onların din, gelenek ve bayramlarının tamamına, yeme içme ve giyim kuşamlarında da onlara aykırı olmak, dinimizin temel kurallarındandır.
  Bu konudaki delillerin tümünü ortaya koymaya gerek yoktur. Aksine, söz konusu delillerden birkaçı bile yapılan hareketlerin tehlikesini açıklamaya yeterlidir. Hayra nasihat edenlerin çok az olduğu günümüzde, dinimizin aslından olan nasihatleşme prensibini de böylelikle ihya etmiş olalım:
  1. "Sonra seni din konusunda bir şeriat sahibi kıldık. Sen ona uy; bilmeyenlerin hevalarına (arzularına) uyma" (Câsiye Süresi,18).
  Şeyhülislâm Ebu Abbâs Harrâni şöyle der, "Burada 'bilmeyenler' sözüne, Allah'ın Şeriat'ına aykırı davranan herkes girer. 'Hevâları' kavramı içerisine de, müşriklerin işledikleri amellerin hepsi girer, ki bu davranışları onların dinlerinin gereğidir".
  2. "Sana gelen ilimden sonra eğer, onların arzularına uyacak olursan, İşte o zaman zâlimlerden olursun"   (Bakara Süresi 145).
  Ehli Sünnet müfessirlerinin icmâı vardır ki; "Bu ayeti kerimede onların tüm yaşantılarına muhâlefet etmenin zorunluluğuna açık bir işaret vardır" demişlerdir.
  3. "Ey iman edenler! "Râinâ" demeyin "Unzurnâ" deyin. Söylenenleri dinleyin.Kâfirler için acı veren bir azap vardır"  (Bakara Süresi 104).
  İbni Kesir Rahmetullahi Aleyh, tefsirinde bu ayet hakkında şöyle der: "Allah celle celaluhu, bu ayetle, mü'minlerin, söz ve davranışlarında kafirlere benzemelerini yasaklamıştır. Çünkü yahudiler «..Râinâ..» kelimesini Resûlullah  sallallahu aleyhi ve sellem' e alay niyetiyle kullanırdılar. Allahu Teâla da mü'minleri bundan men etti".
  İbni Kesir şunları söyler; "Ayette söz, davranış, bayram, gelenek ve ibadetlerinde ve diğer tüm işlerinde kafirlere uyanlara acı bir azapla cezalandırılmaları gibi ağır bir tehdit vardır".
  4. Allah Resûlü (S.A.V.); "Kim bir kavme benzerse o da onlardandır" (Sahihtir. Ebu Davud) buyuruyor. Hadis-i şerifte, Müslüman olmayanlara benzeyenleri şiddetle kınama vardır. Kim takvâ ehli ve salih insanlara benzerse, o onlardandır, kim de yahudi ve hıristiyanlara benzerse, o da onlardandır.
  5. AllahResûlü sallallahu aleyhi ve sellem "Bizden başkasının sünnetiyle amel eden bizden değildir"
(Sahihtir. Sahihul câmi) bir başka hadiste, "Başkalarına benzeyen bizden değildir. Yahudilere de hıristiyanlara da benzemeyin. Yahudilerin selâmı parmaklarıyla, hıristiyanların ki ise, elleriyle işarettir" (Sahihtir. Sahihül câmi) buyurmuştur.
  Bunların tümü onlara benzeme hakkında ise, ya kâfirlere uyan, onların örf ve adetlerini benimseyen, Müslümanları küçümseyip onlardan uzak duran, kısaca küfrü ve tüm küfrî değerleri hayatının ayrılmaz bir parçası kılan kimsenin hükmü nedir acaba?!..
  Kim AllahResûlü sallallahu aleyhi ve sellem 'in sünnetini terk eder ve bunu başka bir sünnet, alışkanlık adet veya gelenekle değiştirirse, İslâm'a bağlı olduğunu söyleyip Müslümanların isimleriyle anılsa bile, İslâm üzere değildir.
  6- Allahu Teâla kafirlerin geleneklerine uymayan mü'minleri şöyle över, "Onlar ki, yalan şahitlik etmezler, boş bir şeye rastladıklarında vakar ile geçip giderler" (Furkan Süresi 72)
7- Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem Medine'ye geldiğinde, onların oynayıp eğlendikleri iki günlerinin olduğunu öğrendiğinde "Bu günler nedir?" diye sorar. Onlar da, "Cahiliyede bu iki günde eğlenirdik" dediler. Bunun üzerine Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem "Allah bundan daha hayırlı olanı, kurban bayramı ve fıtr (Ramazan) bayramını size verdi" (Sahihtir. Ebu Dâvud) buyurdu.
  8- Adamın birisi "Bavâne" adlı bir yerde deve kesmek üzere adakta bulunmuştu.Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem 'Orada daha önce câhiliye insanının taptığı putlardan biri bulunuyor muydu?' diye sordu, 'Hayır, bulundurmuyordu' dediler. Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem  bu defa, 'Peki, kafirlerin bayramlarından biri orada kutlanıyor muydu?' diye sordu, yine 'Hayır' dediler. O zaman Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem  adama, 'Nezrini (adağını) yerine getir. Allah'a isyanda da, insanın sahip olmadığı şeylerde de nezre sadâkat yoktur' dedi" (Sahihtir. Ebu Dâvud).
  Bu hadiste gösterir ki, kâfirlerin bayram yerlerinde işlenen bir amel, hayır olsa bile başlı başına Allah'a isyan sayılmaktadır. Çünkü bu, Allah'a isyan edilen yerleri meşru görmektir. Allah'a isyanın söz konusu olduğu yerlerde şerî bir maslahat olmaksızın bulunmak da böyledir.
    Allahu Teâla, Cehennem ashabı olan kafirlere benzemeyip onların yaptıklarını yapmamayı büyük bir hikmet gereği olarak bize emretmiştir ki, onların sevgisi Müslümanların kalplerine girmesin. Onlar Allah'tan ve de Müslümanlardan uzaktırlar. İş ve yaşantıda onlara benzemek, onlarla bir olmak kalpler arasında ülfet ve yakınlığı doğurur. Bu da onları sevip saymayı beraberinde getirir. Konu hakkında zikre şayân bir çok delil vardır. Daha geniş bilgi edinmek isteyenler Şeyhülislâm İbni Teymiye'nin, "Sırâtı Müstakîm" adlı eserine başvurabilir.
    Müslüman olduğunu söyleyen bir çoklarının "yılbaşı kutlaması" adı altında edâ edilen bu çirkin hıristiyan adetine katıldığını üzüntüyle görüyoruz. Yaşayan bir tek Müslüman bırakmamak üzere eskiden haçlı seferleri, günümüzde ise daha kapsamlı silahlarıyla maddî ve mânevî savaş ilan etmiş bulunan batılıların geleneğini taklit etmek gerçekten akıl almaz bir davranıştır. Özellikle bu geleneğin içinde Allah'a isyan ve İslâm'la eğlenme de varsa bunun tehlikesi çok daha büyüktür.
  Yapılanlar bir kutlamadan çok din, ırz, namus, ahlâk ve aile kavramlarını yıkmak için özenle tasarlanmış bir programı andırmaktadır. Kişi, hem kendisi hem de çoluk çocuğu için nerede durduğunun farkına varmak zorundadır... Allah, bu çirkefliğe alet olana akıl ve izan versin!.
    "Mecmau'n-nevâzil"de: "Nevruz kutlamalarını gören bir Müslüman, 'ne güzel bir gelenek' dese, kafir olur" ifadesi yer alır. Böyle davranan kimse bu hareketiyle küfrün çıkmasını hoş görmüş, İslâma noksanlık zâfet etmiş olur!
  "Fetâva Suğra"da ise şöyle denmiştir: "Kim Nevruz günü, daha önce hiç satın almadığı bir şeyi Nevruz'u kutlamak için satın alırsa, kafir olur" (Fıkhı Ekber Şerhi). Aynı şekilde, daha önce hindi satın alıp yemeyen kimse, yılbaşını kutlamak için satın alırsa küfre düşer.
  Müslüman olduğunu söyleyen çokları kafirlere belirgin olarak şu hususlarda benzemiştir: Bunların başında onların en belirgin özelliği olan ve dini yaşanmayan vicdâni bir duygu sayarak onu sembolleştirmeyi esas alan beşerî sistem ve ideolojileri benimsemek gelir.
  Bunu da şekil şemalde onlara benzemek izler. Sakal kesilir, giyim kuşam onlarınkine benzer, evlere resim asılır, eşyalar ve mobilyalar bir hıristiyanın evini andırır. Onların dinlerinde önemli ve kutsal sayılan noel ağacından alıp evlerine koyup bu vesileyle süs yapıp birbirlerini tebrik eden ve Müslüman olduklarını söyleyenlere rastlamak işten bile değildir.
  Artık görünüşe sirâyet eden bu taklitler, bir süre sonra kalbe de nüfuz eder ve kişinin düşünceleri de aynı doğrultuda, paralel değişimler gösterir.
  Durum gayet açıktır: İnanıldığı gibi yaşamamanın faturası, yaşanıldığı gibi inanılarak ödenir!..
  Tüm bunlar sonuçta, uzun bir zaman cihana hüküm sürmüş bir ümmetin, domuz etiyle beslenen din, ahlak ve namus düşmanlarına hayranlık duymayı beraberinde getirir. Toplum, bu sûrette kendi değer yargılarını unutur ve henüz dün sayılabilecek kadar yakın olan bir zamanda ülkesini yutmak isteyen bir milletin, kokuşmuş değerleriyle yaşamayı kendine onur kabul edebilecek kadar alçalır!..
  Kafirlerin bir takım inançları doğrultusunda edindikleri tüm işaret, gelenek, adet ve düşünceden kaçınarak;  selâmlaşmak, akraba ziyaretinde bulunmak, hayırda yardımlaşmak, namaz, hac, zekat, oruç, iyiliği emretmek kötülükten sakındırmak ve güleryüzlülük gibi büyük dinimiz İslâmın tamamı insanlık için hayır olan şiârlarıyla izzetlenmek hem imânî, hem de toplumsal bir vecibedir.
  Müminlere karşı merhametli, kafirlere karşı izzetli durmak, Allah için sevip Allah için buğzetmenin en önemli dinamiğidir. Ki bu da İmanlı olabilmenin temel kaidelerindendir.
  O halde, Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem 'i ve O'nu dost edinenleri bırakıp şeytan ve de Allah düşmanlarını dost edinmenin ahirette getireceği sorumluluğu düşünerek bu ve benzeri çirkin taklitleri bırakmalıdır:
  "Allah'a ve ahiret gününe inanan bir toplumun: babaları, oğulları, kardeşleri, ya da akrabaları da olsa Allah'a ve Resûlüne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin..." (Mücâdele Süresi, 22)
  Allahu Teâla, bizlere sevdiklerini sevmeyi, düşman olduklarına da düşman olmayı nasip etsin. O ne güzel dost ve ne güzel yardımcıdır..

Kasım 5, 2009 | Kategori: islam | Yorum (0) Yorum yaz! |

Sevmek çok zor ama bir o kadar da şerefli bir duygudur.‏


Sevmek çok zor ama bir o kadar da şerefli bir duygudur. Zordur; çünkü sevmek, sevilenle seven arasında menfaate dayalı olmayan bir ilgiyi gerektirir.

Karşılıklı fedakârlığı, vefayı gerektirir. Cefaya karşı sabrı, sert rüzgârlara karşı dağılmamayı gerektirir. Sevmek, sevileni kırmamayı, ona karşı yanlış yapmamayı, kendi isteklerini sevilenin isteklerine tercih etmemeyi gerektirir.

İsterseniz çocuğunuzu, isterseniz eşinizi, isterseniz bir canlıyı, çevreyi veya başka bir şeyi sevin. Sonuç değişmez.

Hayatın zor labirentlerinde bu metaneti yitirmeden yürümeniz şarttır.

Biz bugün farklı bir sevgiden bahsedelim...

Biz bugün farklı bir sevgiden bahsedelim, belki sevginin esası olan sevgiden bahsedelim. Yüce ALLAH’a karşı hissetmemiz gereken sevgiden…

Şimdi şöyle bir soru sorsam ve desem ki “ ALLAH’ı seviyor muyuz?” İnanıyorum ki hepimiz “ Elbette ALLAH’ı seviyoruz” diyeceğiz. “ ALLAH (c.c.) sevilmez mi, O’na kurban olalım!” deriz. Bu duygumuzda samimiyiz de. Çünkü hiç kimse “ ALLAH’ı sevmiyorum” demez, diyemez. Hiç inanmayan bile böyle bir cümlenin yüküne talip olamaz, olmamalıdır da.

O zaman ikinci soruyu soralım ve “O zaman sevgi nedir?” diyelim. Veya bizim sevmemiz yeterli mi? O’nu sevmek mi önemli, yoksa O’nun tarafından sevilmek mi?

Ne dersiniz, bütün bu sorulara bir çırpıda makul cevaplar verebilecek miyiz?

Dilerseniz gelir İslâm tarihinin ölümsüz şahikalarından enfes satırlar okuyalım. Bakalım sevgiye nasıl bir anlam yüklemiş büyükler?

Bistamlı Beyazıd sevgi sanılan boş bir kuruntunun, duvarların yüzüne çarparken unutulmaz bir ders verir:

“ ALLAH’ı seviyorum sanırdım! Ama anladım ki, esas olan O’nun sevmesi imiş. ALLAH (c.c.) bir kulu severse, onun kalbini kendisi ile meşgul edermiş”

Doğrudur… Bistamlı Beyazıt’ın dediği gibi, sevgi eğer sevilenin sevgisini getirmeyecekse, boş bir kuruntudur. ALLAH’ı o kadar seveceksin ki, neticede O sizi sevmeye başlayacak. O zaman sizin sevginiz, O’nun sevgisine mahkûm olur. İşte o zaman O’nun gören gözü, işiten kulağı, yürüyen ayağı olursunuz.

Fudayl bin Iyaz’ın, sevgiyi tarif eden dokunaklı sözleri ruh dünyamızda depremler meydana getirecek kadar derindir. Şöyle diyor;

“ ALLAH’ı seviyormuyuz diye sorarlarsa sus, konuşma. Evet dersen, tavırların evet diyenlerinkine benzemiyor ki! O zaman da münafıklara, sahtekârlara benzersin!”

İşte size Bağdatlı Cüneyd’in cümleleri, Mevlana’nın ufkunu ne kadar da çok hatırlatıyor:

“Şu kalp ALLAH’a aittir. O’na sakın yabancıyı sokma!”

Sevgide dozu iyi anlamak şarttır. Sevgi teslimiyet ve tam bir tevekkülü gerektirir. Gayrisinden hicret ve fıkrat (ayrılık) gerektirir. Koşmak, koşmak, koşmak ve yine koşmak gerektirir.

Sevginin kapısı hiç kapanmaz zira. Kapıyı kapalı zannediyorsanız, sevgiliyi tanımıyorsunuz demektir. Belki de kapısı kapalı olan sevgili değildir, sevgili olamaz…

Salih Mürri, bir gün vaaz ediyor camide. Ümitsizliği kıracak sözler kullanıyor, ümidin kapılarını açıyor. Ümitsizliğin yakan bir ateş olduğunu anlatıyor. Bunu da şöyle formüle ediyor:

“ Ümitsizliği yenin. Bir insan Yüce ALLAH’ın kapısını ısrarla çalarsa, kapı mutlaka bir gün açılacaktır!”

Sözler böyleydi ve doğruydu da. Ama cemaatin arkasında bir kadın vardır ve onun dünyasında ayrı, apayrı fırtınalar kopmaktadır. O, Salih’in durduğu yerde değildir. Birden ayağa kalkar ve seslenir:

“ Daha ne zamana kadar böyle demeye devam edeceksin? O kapı hiç kapanmadı ki açılsın!”

Evet; sevgilinin kapısı hiç kapanmaz. Zaten kapısı kapanacak sevgili, sevgili değildir.

Öyle bir sevgili sevin ki, herkesin kapısı kapandığında bile O’nun kapısı açık dursun!

Ekim 31, 2009 | Kategori: MAKALE | Yorum (0) Yorum yaz! |

Bunalımdan Huzura‏

Image Hosted by ImageShack.us
Taha YILDIZ


Yaşadığımız çağ pek çok şey sundu bize. Her işi kolaylaştıran yüksek teknoloji, makinalar, elektronik gereçler, kolay ulaşım, büyük şehirler... Bu çağ insanlığa okyanusların derinliklerini, uzayın sırlarını aşina kıldı.

Ama bir şeyi veremedi: İç huzuru. O kadar veremedi ki adına “bunalım çağı” bile denildi.

Bilenler bilir, insan iç huzurunu bir kez kaybedince mücevher saraylarda yaşasa kıymeti yok. Ve huzursuz insanın başını çarpmayacağı kaya da yok.  

Etrafımızdaki insanlara göz gezdirdiğimizde, neredeyse herkesin bunalımda olduğunu ve yaşadığı hayattan tat alamadığını görüyoruz. Yaşanan buhran ve kasavet halinin öyle zannedildiği gibi insanların fakir veya zengin olmasıyla da ilgisi yok. Zengin olan da bunalımda, fakir olan da.

İnsanlar yataklarına girip başlarını yastıklarına koyduklarında kolaylıkla uykuya dalamıyor. Herkes her şeyden şikayetçi. Eşler birbirinden ve çocuklardan, çocuklar da hepsinden şikayet etmekte.

Bunalımın yansımalarını her gün basında görmekteyiz. Televizyonlara, gazetelerdeki haberlere bakıldığında, ülkemizin her bir yanının neredeyse suç mahalline döndüğünü söylememiz yanlış olmaz. Suç işleme oranı küçük yaşlara kadar indi. En olmayacak suç haberlerini bile kanıksadık, sıradan görmeye başladık. Bu açıdan bakıldığında kalbi huzursuz, buhranlı ve asık suratlı bir toplum olmaya doğru gittiğimizi hiçbirimiz inkâr edemeyiz.

Ortaya çıkan bu olumsuz tabloya ve ülkemizin diğer temel sorunlarına bakıldığında, yarınlar adına içimizin karardığını söylemek durumundayız. Öyle ya, insanların ailelerini boğazlamaya başladığı, güpegündüz işyerlerinin ve araçların soyulduğu, genç kuşaklarda ahlâkî değerlerin çok zayıfladığı, yabancı kültürlerin ülkeyi dört bir yandan kuşatıp işgal ettiği, camilerin yaşlılara kalmaya başladığı tabloya bakan bir insanın ümit sahibi olması elbette zorlaşır.

Gerçi Sahabe asrından itibaren insanlar bulundukları dönemin bozulduğundan şikayet etmişlerdir. Hz. Aişe r.a. validemiz Rasulullah s.a.v. sonrasında toplumun eskisi gibi olmadığından dert yanmış, zühd dünyasının önderleri de hep geçmiş dönemlere olan hasretlerini dile getirmişlerdir. Ancak durum ne olursa olsun, Ashab-ı Kiram’dan birisi kalkıp içinde yaşadığımız günleri gözleyecek olsaydı, her halde diyecek kelime bulamazdı.

İnsanların bu derece bunalımda olduğunu, geniş kalabalıklar arasında yürürken yüzleri tebessüm edenlerin sayısının çok az olduğunu, kasavetin toplumu kuşattığını gözlemleyen bir insanın, gördüğü manzara karşısında şaşırması kaçınılmaz olurdu. Bu nedenle, Allah’a kulluğun ve insanın iç huzurunu yakalamasının önündeki engeller ile insanların iç huzursuzluğunun her zamankinden fazla olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Dünya her halde bugünkü kadar kötü bir dönemi çok az görmüştü.

Kendi içimizde yaşadığımız mutsuzluğun, kalbimizin bir türlü huzura ermeyişinin keza toplumda genel olarak müşahede ettiğimiz umutsuzluğun ve yeis halinin nedenleri elbette pek çoktur. Bunları belli birkaç madde altına sığdırmak mümkün değildir.

Bununla birlikte, bugüne kadar müslümanları huzura erdiren ve onların kardeş gibi bir arada yaşamalarını sağlayan temel kural Allah’a gerçek anlamda kul olmaları ve bunun gereklerini yerine getirmeleri olmuştur. Bu kural, gerçekleştiğinde bundan sonra da müminlerin hem kendi içlerinde huzuru yakalamalarını hem toplum güzelleşmesini sağlayacaktır. İslâm tarihinin çeşitli dönemlerinde ve farklı coğrafyalarında yakalanan mutluluğun kökenlerine inildiğinde, karşımıza hep aynı temeller çıkacaktır. Bu nedenle, işe önce Allah’a iman etmekle, daha sonra da bunun gereklerini yerine getirmeye çalışmakla başlamak gerekmektedir.

Allah’a kul olmak

İnsanın en büyük sorunu hiç şüphe yok ki, yaratılış gayesinden uzaklaşmasıdır. Kur’an ve Hz. Peygamber s.a.v., insanın yeryüzüne Allah’a kulluk etmesi için getirildiğini, bu amaçla bir sınava tabi tutulduğunu belirtmektedir. Bu sınavda insandan istenen temel ödev, Allah ve Rasulü’ne iman etmesi ve bu ikisini hayatının merkezine alarak ömrünü sürdürmesidir. Dolayısıyla her şeyin Kur’an ve Sünnet’e uygun olması istenmektedir.

Kul, Allah ve Rasulü’nün rızasını ve isteklerini hayatının köşesine doğru ittiğinde, Allah ve Rasulü’nün dışında kalan şeylerin isteklerini ve beklentilerini karşılamaya yönelir. Bu nedenle de Allah ve Rasulü gönül dünyasından yavaş yavaş çekilir. Bunların yerini dünya hırsı, şehvet, tamah, kibir, riya, samimiyetsizlik gibi kötü hasletler almaya başlar. Bu durum devam ettikçe kul öyle bir noktaya gelir ki, kalbi Allah ve Rasulü’nün asla razı olmadığı isteklerle dolar, dünya ve onun sundukları gayesi haline gelir. Dindarlığı sadece sözde kalır, sözleriyle yaşadığı hayat arasında neredeyse bir bağlantı kalmaz. Kulluğu Allah’tan başka yöne doğru kayar. Zihnini meşgul eden şeylerin kulu-kölesi olur.

Kendimize bir soralım: “Biz Allah’a, Allah’ın istediği gibi iman ettik mi?” Bu sorunun ardından da Allah’ın buyruklarına ne derece uyduğumuza bakalım. Sorumuzun cevabını hemen bulacağız. Eğer sonuç bizleri hoşnut etmediyse, Rabbimiz’e olan imanımızı sorgulayalım; iman etmenin ne anlama geldiğini ve neleri gerektirdiğini bir düşünelim. Zira iman etmek sevmek demektir. Sevgilinin isteklerine râm olmaktır. Biz Yaratıcımız’ın emirlerine râm olabildik mi?

İbadetleri aksatmamak

Farz olan beş vakit namaz, insanın Rabbi ile olan sevgi bağını her dem canlı tutar. Kul Allah ile olan akdini günde beş kez yenileyerek O’na olan görevlerini, O’nun kendisinden beklentilerini ve nelerden kaçınması gerektiğini hatırlar. Namazlardan sonra da ellerini açarak kulluğunu hakkıyla yerine getirebilmesi için Rabbi’nden yardım talep eder.

Bu insan Rabbi’yle her an iletişim içerisinde olduğundan, her iki vakit arasındaki hayatını istikamet üzere tutmaya çabalar, helal-haram çizgisine son derece dikkat eder. Allah Tealâ’nın beyan ettiği gibi: “Muhakkak ki namaz hayâsızlıktan ve fenalıktan alıkor.” (Ankebut, 45). Bunun yanında, namazları eda etmesinin ona verdiği manevi iç huzur, gününü kalbiyle barışık geçirmesine yardım eder. O gün için hayatının bir parçasının eksik kalmadığını düşünür.

Namazlarını eda etmeyen kişiye gelince, kulluk akdini her gün tazelemediği için Rabbi’yle olan irtibatı devamlı surette zayıflar. Allah’ı adeta hayatından yavaş yavaş dışlar. Bir müddet sonra Allah’a olan bağlılığı sadece sözde kalır. Bu durum onda büyük bir manevi boşluk oluşturur. Manevi dayanağı ve sığınağı kalmadığından azgınlaşır, kural tanımaz olur.

Nafile ibadetlere önem vermek

Biz müslümanlar kulluğun nasıl yapılması ve nelere dikkat edilmesi gerektiğini Hz. Peygamber’den öğreniyoruz. Zira Hz. Peygamber s.a.v. Kur’an’ın yaşayan tefsiri idi. O, farz olan hususlar dışında pazartesi ve perşembe ile yılın belli günlerinde oruç tutuyor, sadaka veriyor, bazı vakitlerde nafile namazlar kılıyor, umre yapıyordu. Böyle yapmak suretiyle hem farz olan ibadetlerini tezyin ediyordu hem de bu ibadetlerle kulluğunu güçlendiriyordu. Farz namazların önünde veya ardında bizlerin Sünnet olarak adlandırdığı nafile namazları kılması da böyleydi.

Unutmamak gerekir ki, nafile ibadetler farz olan ibadetlerin daha büyük bir şevkle yerine getirilmesine hazırlık gibidir. Kul nafilelere devam ettikçe farz ibadetlerine daha fazla önem verir hale gelir. Allah ile olan irtibatını nafile ibadetlerle yılın her dilimine yaydığı için imanı daha kuvvet bulur. Yaratıcısı ile olan bağının sağlam olması nedeniyle de dünyada karşılaştığı sıkıntılar onu yıkmaz. Kalbi daima huzur içindedir. Zira o maddi bir karşılık beklemeksizin her zaman Rabbi’ne yönelmektedir. Allah’a kulluk etmek onda meleke haline gelmiştir. Kulluk etmekten lezzet aldığından, çok güzel bir müslümanlık sergiler.

Nafile ibadetlerin önemine dikkat çeken Allah Tealâ, bir kudsi hadiste şöyle buyurur: “Kulumu bana yaklaştıran şeylerin benim katımda en sevimli olanı, farz kıldığım ibadetlerdir. (Farzlardan sonra) kulum bana nafile ibadetlerle durmadan yaklaşır, nihayet ben onu severim. Kulumu sevince de (adeta) ben onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Benden her ne dilerse, onu mutlaka veririm; bana sığınırsa onu korurum.” (Buharî)

Harama ve helale dikkat etmek

Kulluk sadece namaz kılmak, oruç tutmak, hacca gitmek gibi ibadetlerle sınırlı değildir. Bunlar çok önemlidir ancak haram ve helale dikkat etmek de bir o kadar önemlidir. Hiç şüphe yok ki, yaşadığımız dönemde helale ve harama dikkat etmek önceki dönemlere göre çok daha zorlaşmıştır. Bu nedenle kulluk da zorlaşmıştır. Gözlerimizin bir harama takılmasına engel olarak yolda yürümemiz veya bir televizyon haberini izlememiz neredeyse imkansız hale gelmiştir. Pek çok harama da istemeden bulaşmaktayız. Ancak durum ne olursa olsun, bütün bu olumsuz şartlar bizim kulluktan uzak durmamız için bir mazeret olamaz. Sıkıntı ve zorluk ne kadar fazlaysa, hiç şüphe yok ki ecir de o derece fazla olacaktır.

Kul, helal ve haram çizgisine dikkat etmez, kendisinin ve ailesinin midesine inen lokmaların hangi yoldan geldiğini önemsemez, gözleri sürekli haramda dolaşır, gıybet yaparak tanıdığı herkesin günahını yüklenir, etrafındaki insanlar tarafından kötü anılırsa; bu kişi Allah’a kulluğun bir yönünü ihmal ediyor demektir.
Esasında böyle bir insanın farz ibadetlerine özellikle de namazına dikkat etmesi beklenemez.
 Bunları yerine getirse bile lezzet alamaz.
Hem Allah’ın yasakladığı şeyi yapacak hem de bir müddet sonra O’nun huzurunda divana durarak “Rabbim ibadetimi kabul et, beni iyi kullarından eyle” diye yalvaracak.
 Düşünebiliyor musunuz, hem oruç tutuyor hem de o anda bir müslümanın gıybetini yapıyor veya alışverişinde hile yapıyor, dürüst davranmıyor. Aynı anda hem Allah’a ibadet hem de isyan ediyor.

Bu nedenle harama ve helale dikkat etmeyen insanların ibadetlerden manevî haz almaları beklenemez, ibadetleri sadece şekildedir, görünüştedir.
Ayrıca bu insanlar yaşamları tamamen çelişkilerle dolu olduğundan huzurdan da uzaktırlar. İçlerinde sürekli bir çatışma yaşarlar; kalpleri, iğneleniyormuşçasına devamlı tedirgindir. Ne kulluktan uzak kalabilmektedirler, ne de haramlara dalmaktan..
. Esasında ifa ettikleri ibadetlerin Allah katında tam olarak karşılığını bulmadığını da bilmektedirler. Bunun hem kendilerini ibadete veremeyişlerinden hem de ibadetlerini haramlarla kuşatmalarından kaynaklandığının farkındadırlar. Bir evi soyan hırsızın, “aman yatsı namazını kaçırmayayım” diyerek çaldığı eşyaları bir kenara koyarak namaza durması gibi...
 Allah’ın yasakladığı haramları işledikten sonra namaza durmanın veya diğer farz olan ibadetleri yerine getirmenin bu misaldekinden hiç farkı yoktur. Hatta haram helal dinlemeden sadece para kazanmaya bakan bir insanın bu parayla hacca gitmesi, Kâbe’de Rabbin huzurunda durarak ibadetini kabul etmesi için yalvarması ne derece makuldür?

Bu insanların imanlarını kontrol etmeleri ve gerçekten iman etmeleri gerektiği gibi, kulluğu sadece farz ibadetlerin ifasına indirgememeleri gerekir. Böyle yapmadıkları takdirde ise, kalpleriyle ve bildikleriyle barışık olmayan, gelgitli ve çelişkilerle dolu bir hayatı yaşamaya mahkum olacaklardır. Böyle bir hayatın onlara mutluluk getirmeyeceği aşikardır.

Hz. Peygamber s.a.v. bu hususta “Helal nafaka aramak her müslümana farzdır.” buyurmuştur (Kenzü’l-Ummâl). Bir diğer hadislerinde de çelişkili hayat süren müslümanın durumunu şu misalle açıklar:

“Bir kimse (hak yolunda) uzun sefere çıkar, saçları dağılmış, toza toprağa bulanmış bir halde ellerini semaya uzatarak ‘ya rabbi, ya rabbi’ diye dua eder. Halbuki yediği haram, içtiği haram, giydiği haram. Haram ile beslenmiş olursa böylesinin duası nasıl kabul edilir?” (Müslim)

Aynı hususa dikkat çeken Abdullah b. Ömer “Namaz kılmaktan yay gibi, oruç tutmaktan (zayıf düşüp) çöp gibi olsanız da haram ve şüpheli şeylerden kaçınmazsanız, Allah o ibadetleri kabul etmez.” derken, İbrahim b. Ethem de “Kemale erenler, ancak midelerine gireni kontrol etmekle kemale erebilmişlerdir.” diyerek aynı gerçeğe vurgu yapmıştır.

Kaybolan kanaat duygusunu kuşanmak

“Hale rıza duygusu”nu kaybeden insan müthiş bir açlık içine düşer. Hiçbir şeyden doymaz. Ne kadar maddi servete sahip olursa olsun hep daha fazlasını elde etmek için kendisini paralar. Bu, insanın servetini artırmasının ötesinde bir durumdur. Gözleri sadece maddeyi görür ve her şeyi buna göre ayarlar. İnsanlarla olan ilişkilerinden tutun da yaptığı hayırlarda bile maddi gücünü artırmayı ve etrafındakiler nezdindeki itibarını sağlamlaştırmayı hedefler.

Bu insan sürekli olarak kendisini etrafındakilerle kıyas eder. Başkalarının sahip oldukları içini kemirir. Kendisinde yoksa ruhu daralır. Birine komşuluğa gittiğinde gözü arabasında, mobilyalarda ve diğer eşyalardadır. Çocuklarının başarılarını da başkalarının çocuklarıyla kıyas eder. Haline şükretmek yerine etrafıyla yarışmayı kendisine yol seçince, diğer evlerdeki başarılar veya maddi imkanların artması onun evi için huzursuzluk kaynağı olur. Haset ve çekememezlik onu yer bitirir.

Oysa Hz. Peygamber s.a.v. şöyle buyurmuşlardı: “Kanaat tükenmeyen bir maldır.” (Taberanî), “Gerçek zenginlik mal çokluğu değil, gönül zenginliğidir.” (İbn Mace) ve “İslâm ile hidayet bulan, yetecek kadar rızkı verilen ve buna kanaat eden kimse felaha ermiştir.” (İbn Mace).

Güzel ortamlara yakın durmak

İslâm birlikte yaşanması gereken bir dindir. Kişi ne kadar iyi müslüman olursa olsun, toplumda var olan kötülüklerden etkilenmeye ve değerlerinden uzaklaşmaya her an meyyaldir.
Bu yüzden kendi başına bırakılmayacak kadar değerlidir. Yurtdışına çalışmaya giden veya şehir dışına çıkan insanların, kendilerini kollayıp gözetecekleri güzel ortamlar olmadığı zaman, çok çabuk bir şekilde değerlerinden uzaklaştıklarını görmemiz mümkündür.
 Özellikle üniversite okumak veya çalışmak üzere başka şehirlere giden gençlerin, kendilerini kuşatacak güzel bir ortam bulamamaları durumunda, memleketlerine çok farklı bir insan olarak döndükleri olmaktadır.

Netice itibarıyla, kötülüklerin fazla yer aldığı bir toplumda insanın tek başına kendisini etkilerden koruyabilmesi, buna ilaveten arkadaşlık yaptığı kimseleri güzelliğe doğru çekebilmesi çok zordur. Zira kendisi de zaafları olan birisidir. Bu nedenle, adı ne konursa konsun, insanın kendisini kontrol edecek, kalbindeki ahlâkî meziyetleri her zaman canlı tutacak, Allah ile olan bağını asla koparmayacak bir topluluğa ihtiyacı vardır.

Böylesi bir topluluktan kopan ve toplum içinde savrulup duran bir insanın iç huzurunu yakalayabilmesi mümkün müdür? Elbette değildir. Allah Tealâ bunun önemine dikkat çekmektedir: “Ey iman edenler! Allah’tan, O’na yaraşır şekilde korkun ve ancak müslümanlar olarak can verin. Hep birlikte Allah’ın ipine (İslâm’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın.” (Âl-i İmran, 102-3).

Hz. Peygamber s.a.v. de çeşitli hadislerinde aynı hususa vurgu yapmaktadır: “Bir arada olun. Çünkü Allah’ın yardımı birlikte olanlaradır.” (Taberanî), “İslâm topluluğundan ayrılmayın. Ayrılıktan zinhar sakının. Çünkü şeytan yalnız kalanla beraberdir ve (birlik olan) iki kişiden uzakta durur. Her kim, cennetin mutena yerini istiyorsa müslümanlar topluluğundan ayrılmasın.” (Tirmizî) ve “Allah benim ümmetimi dalalet üzerinde biraraya getirmez. Allah’ın yardımı birlikte olanlaradır. Kim müslümanlar topluluğundan ayrı düşerse, şüphesiz cehenneme doğru yol tutar.” (Tirmizî)

Huzuru bulmanın anahtarı

İnsanı yaratan Allah olduğundan dolayı, kulun kalbinin huzuru hangi yolla yakalayacağını en iyi o bilmektedir. Gönderdiği son elçiyle de bunun pratik yaşamda nasıl gerçekleşeceğini somut bir örnekle insanlığa göstermiştir. Bu nedenle, insan yaşadığı hayattan lezzet almak, mutluluğu yakalamak, en sıkıntılı anında bile Allah’a olan yakınlığından güç alarak ayakta kalmak istiyorsa, Rabbi’ne dönmekten başka çıkar yolu yoktur.

Kendisini yaratandan kaçan ve bu Yüce Yaratıcı’nın Rasulü’nün önderliğinde sunduğu hayat rehberliğinden uzaklaşan insan, kendisinden, özünden ve değerlerinden uzaklaşmış insandır.
 O bir boşluktadır. Böyle bir insan ne kadar zengin olursa olsun, ne kadar büyük makamlara gelirse gelsin huzuru asla yakalayamayacaktır. İnsanların önüne çıktığında sergilediği sahte gülüşün ardında her zaman için bir sıkıntı, doyumsuzluk ve huzuru bulamamanın verdiği iç burkuntusu olacaktır.
 Karşılaştığı sıkıntılar karşısında derdini Rabbi’ne arz edip, ona sığınıp gözyaşı dökemeyeceğinden, keza tevekkül ve kader anlayışını kaybettiğinden dolayı, karşılaştığı her bir sıkıntı belinin biraz daha bükülmesine neden olacak, belki maddi olarak çok güçlenecek ancak gönül sükunetini bir türlü bulamayacaktır.
 Bu nedenle, içinde bulunduğumuz mübarek Ramazan ayını da fırsat bilerek işe kendimizi düzeltmekle başlamalıyız.
 Yaşadığımız şunca ömrün bizlere ahiret sermayesi olarak fazla bir şey kazandırmadığının farkındayız. Eğer Allah’ın rahmet ve merhameti olmazsa ahiretimizin hiç de iyi olmayacağını tahmin edebiliyoruz. Her şey bir yana, sürdüğümüz bunca ömür boyunca gerçek anlamda huzuru bir türlü bulamadık.
Geçirdiğimiz yıllara baktığımızda kulluğumuzu belki belli bir oranda yerine getirmeye çalıştık, ancak bu arada çok yanlışlarımız oldu.
Helal ile harama arkadaşlık yaptırdık. Bir o tarafa bir bu tarafa meylettik. Hep gelgitlerimiz oldu. Tevbelerimize fazla bağlı kalamadık. Arkadaş çevremizden ve kendi nefsimizden kaynaklanan nedenlerden ötürü doğru düzgün bir kulluk sergileyemedik.

Atılacak ilk adım nedir diye soracak olursanız, bunun cevabı basittir.
 Önce içten bir tevbe edelim. Ardından da İslâm’ı kendi başımıza yaşama kahramanlığından vaz geçelim. Bizler hayatımızı istikamet üzere devam ettirecek güzel bir arkadaş topluluğuna muhtacız.
 Bunu yapabilirsek, hayatı Allah ve Rasulü’nün istediği gibi devam ettirmek bundan sonra çok daha kolay olacaktır. Bu gerçekleştiğinde ise, hem Rabbimiz’e ibadet etmenin hazzını tadacağız, hem de helal ve harama dikkat ederek yaşayacağımız için yastığa başımızı koyduğumuzda hemen uykuya dalacağız.
Unutmamak gerekir ki, huzur bize dışarıdan enjekte edilecek bir şifa değildir. Huzuru inşa edecek olan da, onu hayatına hakim kılacak olan da, ondan güç alacak olan da biziz.
 Onun inşasına başlanacak olan yer ise kalbimizdir.
 Önce kalbimizi ıslah edelim. O ıslah olduktan sonra, işlerimiz de kolaylaşır, huzuru da buluruz.

Ekim 31, 2009 | Kategori: islam | Yorum (0) Yorum yaz! |

<Önceki Yazilar | Sonraki Yazilar>